Se ha denunciado esta presentación.
Utilizamos tu perfil de LinkedIn y tus datos de actividad para personalizar los anuncios y mostrarte publicidad más relevante. Puedes cambiar tus preferencias de publicidad en cualquier momento.

İSLAM DÜŞMANLARINA KESİN CEVAP

6.430 visualizaciones

Publicado el

Publicado en: Meditación, Empresariales
  • Sé el primero en comentar

İSLAM DÜŞMANLARINA KESİN CEVAP

  1. 1. ÖNSÖZ "İnkâr edenler dediler ki, "Bu Kur'ân'ı dinlemeyin. Onun hakkında gürültü edin. (Gürültüyü Kur'ân'ın sözlerine karıştırın ki, onun anlaşılmasına engel olsun.) Belki (böylece) ona galip gelirsiniz. (Zira, başka türlü onunla ba-şetmenize imkân yoktur.)" (Fussilet, 141/26) Kur'ân tam 14 asırdır değişmez bir karakteri lif lif ortaya koyarak deşifre etmektedir. Bu karakter, fırsat bulduğu her ânı değerlendirmesini bilerek, Kur'ân'ın etrafında gürültüler koparmaya muvaffak olmuştur. Kâh kılıç kuşanarak, kâh kaleme sarılarak, kâh fikir ve düşünce üreterek 14 asır mütemadiyen oklarını Kur'ân'a yöneltmiştir. Bugün artık bir gelenek haline dönüşen İslâm ve Kur'ân düşmanlığı, kendi zihniyetini açıktan açığa ortaya koymuş bulunmaktadır. Doğrudan doğruya Kur'ân'a yönelen bu zihniyet evvelemirde gücünü dışarıdan alıyordu. Ancak, yakın ve kesif temaslar neticesinde kısa zamanda kendine yerli destekçiler bulmada gecikmemiştir. Denebilir ki, İslâm düşüncesinin gelişim-oluşum süreci içinde İslâm'a, en acımasız tenkidler, yozlaşmış bu yerli zihniyetler tarafından yöneltilmiştir. Tarihten aldığımız derslerden de bildiğimiz gibi, tarih boyunca kurulan hemen bütün medeniyetlerin inkırazı, kültürel yönden maruz kaldıkları yozlaşmalar sebebiyle olmuştur. Her devrin fikir ve düşünce hamlelerini üstlenen zihniyetler, zamanla bir yozlaşma ve kendine, kendi kültürüne karşı bir yabancılaşma sürecine girince, içinde neşet ettikleri ve yaşadıkları kültürün de yozlaşmasına ve yok olmasına sebebiyet vermişlerdir. İslâm tarihinde de buna benzer hareketler olmuştur. Yani İslâm'ın ve Kur'ân'ın yozlaşmasına hizmet eden bir kısım zihniyetler arz-ı didar etmiştir. Öyle ki, bu zihniyetler zaman zaman mevcut İslâm devletlerinin yıkılmalarının da temel saikleri olmuşlardır. Evet, bu nevi faaliyetler olduysa da, bunlar Allah'ın koruma teminatında olan İslâm'a ve Kur'ân'a zerre kadar zarar iras edememiştir. Belki nice İslâm devleti gelmiş ve yıkılmış gitmiştir. Ancak bu yıkılışların ve tarih sahnesinden silinip gitmelerin baş müsebbibi, İslâm'ı temsil etme mevkiinde bulunanların, temsil ettikleri dava ve inancın büyüklüğüne denk vakar ve ciddiyetten uzaklaşmaları olmuştur. Yukarıya aldığımız ayette ifade edildiği gibi, Kur'ân'a yönelen bütün hareketlerin temel hususiyeti, Kur'ân etrafında gürültüler koparmak, onun diriltici soluklarının duyulmasına mani olmaktır. Bu gürültüler değişik ekol ve fikirler halinde 14 asırdır devam edegelmiştir. Belki bunlar içinde en organizeli bir şekilde hareket eden, müsteşriklerin çalışmaları olarak zikredilebilir. İstişrak mantığı, İslâm'ın yeryüzünde zuhurundan beri onu yoketmek, yayılmasını önlemek ve tesir gücünü kırmak için, siyasî, sosyal ve kültürel alanlarda organizeli bir şekilde gelişimini sürdürmüştür. İslâm'ın ilk halifelerinden Hz. Osman ve Hz. Ali (ra)'nin şehid edilmesiyle birlikte kendini yavaş yavaş hissettiren yıkıcı zihniyetler, uzantıları günümüze kadar devam edecek olan bir dizi komplo, hareket ve teoriler üretmişlerdir. Bu zihniyetler, gerek Emevi İslâm devletinin teşekkülünde ve gerekse onun yıkılmasıyla ardından Abbasi devletinin teessüsü müddetince kendilerine meşruiyet kazandırmanın, devletin resmî ideolojisi ve kültürüne sızmanın yollarını araştırmışlardır. Mutezile'nin, Fatımiler'in ve yer yer Hariciler'in devleti ve İslâm hilafetini ellerine geçirme çabaları ve bir derece bunda muvaffak olmaları, İslâm'a ve Kur'ân'a yönelen hareket ve zihniyetlerin, hiç de ihmal edilemeyecek boyutta gelişmekte olduğunun birer habercisi durumundaydı. Ne var ki, içte gelişen bu menfî hareketlere ilâveten, dışarıda da vaki olan belli gelişmeler eklenmeliydi. Özellikle Helen kültürünün, İslâm düşüncesinin içinde kendine yer ayırma çabaları da kulak ardı edilmemelidir. Yunan düşünce ve felsefesinin Hicrî 2,3 ve 4. asırlarda tercemeciler, İslâm ansiklopedistleri ve İhvan-ı Safa gibi okullar ve ekoller tarafından İslâm dünyasına taşınmasından sonradır ki, Kur'ân ve vahiy kültürü her cepheden taarruza maruz kalmıştır. Bu köklü ve çok yönlü taarruzlar neticesinde, Roma-Helen kültürü belli seviyelerde de olsa, İslâm kültürü içinde teşekkül etmiş bazı kelam ve felsefe ekollerine sızabilmiştir. Bu kültür temaslarının tabiî bir neticesidir ki, yabancı kültür unsurları sosyal, siyasal, kültürel ve psikolojik hemen her sahada İs-lâmî toplumların hayatlarına tesir etmiştir. Hatta yine bu sıcak temaslar neticesindedir ki, kısa zamanda İslâm dünyasında fikrî, itikâdî, amelî ve felsefî ekoller teşekkül etmiştir. Bu ekoller tabiatıyla, belli zihniyetlere gerek fikrî muhtevalarına ve gerekse üslûp ve tarzlarına belli hükümler empoze edebilmiştir. Bunun en bariz örneği, oldukça erken sayılabilecek asırlarda, İslâm dünyasında görülen rasyonalist hareket ve fikirlerin zuhurudur. Evet bu hareketler İslâm tarihinin daha ilk asırlarında görülmüştür. İlk fetihlerle birlikte, Bizans ile yakın temasa geçilmiş ve Roma-Helen kültürüyle
  2. 2. yüz göz olmuştur. Ayrıca, zaten Roma ve Yunan kültürü, tarihî İskenderiye okulları sayesinde, Arap dünyasının kadim entellektüeli tarafından biliniyordu. Fetihler bu teması biraz daha arttırmış oldu. Bizans kültürü, ortaçağını aşmaya çalıştığı anlarda, İslâm dünyasında da modemist fikirler içten içe kendisini hissettirme girişimindeydi. İşte amelî, itikadî ve fikrî-felsefî mezhep ve ekollerin teşekkülü, bu yoğun ve içice süren temasın adeta tabiî bir neticesi idi... 19. ve 20. asra geldiğimizde İslâm dünyasında bu tarihî ve fikrî teşekküllerin kıyasıya verilen bir mücadelesini müşahede ediyoruz. Çünkü diğer tarafta her yönüyle kendini yenileyebilmiş, sanayi ve teknolojik kalkınmasını temin edebilmiş ve bunun neticesinde sosyal hayatın refahını gerçekleştirebilmiş, üçüncü dünya için cazibe merkezi haline gelebilmiş bir Batı vardır. Bu hadise ister istemez İslâmî toplumları içten içe bir sorgulama ile karşı karşıya getirmiştir. "İslâm dünyası kendini yenileyebilmeliydi. Sosyal, siyasal ve kültürel yönden yeni hamleler yapmalıydı." İşte bu düşünce ve hamleler, Kur'ân ve sünnet etrafında yoğunlaşıyordu. Bazı entellektüel, Batı'ya, bütün veçheleriyle adaptasyondan yana tavır sergilerken, diğer bazıları da millî ve dinî kültürün yeniden yorumlanmasından ve çağa hitap edecek şekilde gözden geçirilmesinden yana idi. Kur'ân'ın ve sünnetin yeniden keşfedilmesi sosyal, siyasal ve kültürel hayata katılımının sağlanması, temel İslâmî nasların yeniden, taze bir bakış açısıyla ele alınarak yorumlanması, Ba-tı'nın teknolojik büyüsünün insanlığa hediye ettiği sosyal, siyasal, ruhî ve manevî bütün sıkıntılar ve buhranlara ilaç ve çare olabilecek İslâmî değerlerin ortaya konması gibi oldukça yoğun mesele ve problemler yumağında İslam dünyası ciddi bir hareket, heyecan ve aksiyon havzası haline gelmişti. Pek tabii ki Batı kültürü ve medeniyeti ile süregelen bu yakın temasta ve İslam'ın temel kaynaklarına yönelen hareketlerde, Batı'dan ve müsteşrik zihniyetlerden yana tavır koyan ka-lemşörler de olmuştur. Ve ne hazindir ki bunlar, kendi içinde neşet ettikleri İslâmî kültüre karşı, müsteşriklerden dahi fazla insafsız ve şedit davranabilmişlerdir. Kur'ân'a ve sünnete yönelen bu hareketler, takındıkları tavır, takip ettikleri üslûp ve ortaya koydukları eserlerde İslâm'a olan kin, husûmet ve çalışmalarını samimi bulmadığımız gibi, objektif ve otokritik mahiyetinde de kabul etmemekteyiz. Düşünce Kaymaları okununca, yer yer bazı isimler ve kitaplar üzerinde yoğunlaşarak ortaya koydukları fikir ve kanaatlerinin ne kadar zayıf, objektif olmaktan ve ilmî hassasiyetten uzak bulunduğu, doğrudan art niyete ve önyargılara dayandığı bizzat görülecektir. Kur'ân'a ve sünnete yönelen bu mücadelenin kıyamete kadar süreceği muhakkaktır. Bu mücadeleye gerek dışarıdan ve gerekse içeriden katılan köhne zihniyetler şunu iyi bilmeliler ki, tarih boyunca Kur'ân'a ve sünnete karşı üretilen komploların hiçbirisi muvaffak olamamıştır. Zira 14 asırdır bu dinin yüce sahibi, onu muhafaza etmiş, kıyamete kadar da muhafaza edeceğini vaadetmiştir. Bu yüce teminatı yakinen hissetmesine rağmen, İslâm tarihi boyunca nice dev şahsiyetler hemen her sahada ortaya koydukları eserleriyle, Kur'ân'a ve sünnete yönelen güçlere mukavemet etmişlerdir. Bugün ortaya atılan hiçbir mesele, orijinal değildir. En azından 8-10 asırdır tartışılan, cevabı verilen meselelerden ibarettir. Ancak yeni neslin tam olarak İslâm'ı bilmemesi, temel naslara ve eserlere inebilecek bilgiden mahrum olması, İslâmî bir muhitte neşet etmemesi gibi amiller sayesinde bazı bozuk fikir ve itikadler, belli bir kesim arasında hüsnü kabul görmüş ve yayılmıştır. Bugün binlerce üniversiteli vardır ki, henüz bir Kur'ân meali dahi okumadan, Turan Dursun gibi müzevvirlerin eserleriyle karşılaşmıştır. Kur'ân'ı ve İslâm'ı, bu iftira, yalan ve tezvir dolu kitaplardan tanımıştır. Kur'ân'ın etrafında koparılan bu gürültülerden, ne yazık ki onun nurefşan iklimini soluklayamamış, hakikatlerini duyamamıştır. Bugün İslâm'ı az çok bilen nesle büyük vazifeler düşmektedir. İslâm'dan uzak kalmış bu insanlarla da yakın ve sıcak münasebetler kurmak, İslâm'ı kendi kaynaklarından okumalarını temin etmek ve onları İslâm'ın engin ufkuyla buluştur- ma ve kucaklaştırmaya azami gayret etmeliler. Bu genel malumattan sonra elinizdeki kitap üzerinde biraz durmakta fayda vardır. İçindekiler kısmında da görüldüğü gibi kitap dokuz ana bölümden müteşekkildir. Her bölüm mevzu ve muhteva bakımından birbirinden müstakil olarak ele alınmıştır. Yer yer belli şahıslar ve kitaplar nazara verilmişse de, üslûba hakim olan genel hava, şahıs ve kitaplardan ziyade, görüş ve düşüncelere yön veren zihniyetler üzerinde yoğunlaşmıştır. Bir mânâda, Kur'ân etrafında koparılan gürültülerin, dünü, bugünü ve yarınına temel ve İslâmî bir bakış açısı getirilmiştir, denebilir. Kitabı cazip kılan hususiyetlerden birisi de zengin bir kaynak ve literatüre sahip oluşudur.
  3. 3. Serdedilen görüşler müdellel bir şekilde ortaya konmuştur. Kaynak aktarımında, otorite sayılabilecek, güvenilir ve emin olanlara müracaat edilmesi, kitabın beğenisini arttıracağını sanıyoruz. Ayrıca bugün oldukça konuşulan, basın ve medyanın aktüalitesine oturan meselelerin seçilmesi de takdirle karşılanmalıdır. Kitabın ilk bölümünde İslâm'ın cihad anlayışı geniş bir şekilde işlenmiş. Bilindiği gibi, öteden beri, İslâm'ın cihad felsefesine karşı itirazvarî bir kısım görüşler ortalıkta yayılmıştır. İslâmî cihadın mânâ ve mahiyetini bilmeden, sırf işgalci ve emperyalist devletlerin sömürü anlayışı ile aynı kefede mütalâa edilmesi, fahiş bir hatadır. İslâm cihadının şartları, kanunî dayanakları, meşruiyeti, insanî, ahlâkî ve evrensel gayeleri ve he- deflerinin neler olduğunu bilmeden, onu işgalci devletlerin vahşet dolu savaşlarına mukayese etmek oldukça yanlıştır. Cihadı değerlendirmek için onun mânâsı, muhtevası, üslûbu, hedef ve gayeleri, hangi şartlarda ve usullerde yapıldığı, insanî ve İslâmî değerlerdeki yerinin ne olduğunun bilinmesi elbette kaçınılmazdır. Burada bazılarını yanlışlığa sevkeden temel ilkelerden birine özellikle işaret etmede fayda vardır. İslâm'ın aleyhinde söz söyleyen, ya da kalem oynatanların hemen hepsinin düştüğü hataların başında, İslâm'ı beşerî ideolojilere benzetmeleri veya İslâm'a yaklaşırken, beşerî ideolojilerin ortaya koyduğu kavramlarla yaklaşmalarıdır. Özellikle sol kesimin ısrarla ve kasıtlı olarak yürüttüğü bir yaklaşım tarzı var ki, her türlü iyi niyetin uzağındadır. Çünki onlar, dünyada yaşayan fikir, düşünce ve inançları iki kategoride mütalâa etmekteler. Birincisi, sosyalist ideolojiye bağlı olan düşünce ekolleri, diğerleri de -her türlü farklara rağmen- kapitalist ideolojinin altyapıları olarak değerlendirmeleridir. Yani İslâm vahyini de beşerî bir ideoloji olarak kapitalizmin bir fraksiyonu gibi algılıyorlar. Dolayısıyla İslâm'daki cihad anlayışını, kapitalizmin yayılmacı politikalarından biri olarak görüyorlar. Yani bir mânâda İslâm kapitalizmi diye mevhum bir kavram ortaya atmışlardır. Böyle bir bakış açısı ile İslâm'ın mukaddes cihad anlayışını değil ortaya koymak, kavramanın dahi imkânı yoktur. Oysa kapitalist ekonomi ve felsefe düzeninin inşa ettiği sosyal sınıflar ve bu sınıflar arasındaki menfaate dayalı mekanik münasebetler nerede, İslâm'ın her türlü şahsî menfaatten uzak, hürmet, adalet ve insafa dayalı sosyal, siyasal ve ekonomik münasebetleri nerede!.. Temel yanlışlık buradadır, bütün değerlere materyalist gözlüğüyle bakmalarındadır. İslâm tarihi herşeyiyle ortadadır. Cihada yön veren naslar -Kur'ân, hadis- oldukça açıktır. Kitap ilk bölümünde bunu bütün yönleriyle incelemektedir. İslâm'da cihadın mânâsı, şartları baskın ve taarruzun yapısı, söz ve kalem ile yapılanı, gönülleri İslâm'a ısındırma politikası, millet ve fertlerin kendilerini müdafaa hakları, yaşam ve inanç hakkı vs. gibi daha birçok temel meseleyi ele almakta ve delil-lendirmektedir. İkinci bölümünde de yine, günümüzde çokça konuşulan bir mevzu işlenmektedir. Kur'ân'ın ilk nüshalarının yakılması meselesi ve bunun bir kısım çağdaş yorumcular tarafından nasıl istismar edildiği üzerinde uzun uzun durulmaktadır. Kur'ân nüshalarının yakılması meselesini dillerine pelesenk ederek, gayelerine hizmet edebilecek bir açık olarak değerlendirenlerin de pek iyi bildikleri bir hakikat vardır ki, nedense onu görmezden gelmektedirler. Davalarını ispat etmek için, tarihî kaynaklara kadar inerler, Kur'ân nüshalarının yakıldığını yazarlar da, kelime kelime onu ezbere bilen onbinlerce hafızın varlığından bir nebze olsun niye bahsetmezler? Kur'ân peyderpey nazil olurken onlarca insan tarafından anında hıfzediliyordu. Ve bu sayı Kur'ân vahyi üzerinden henüz bir asır geçmeden onbinlerce ile ancak ifade edilebilecek bir çokluğa ulaşıyordu. Bu gerçeği gözardı ederek ilk Kur'ân nüshasının yakıldığını ve dolayısıyla Kur'ân'ın aslının yok edildiğini iddiaya kalkışmak, ilkokul seviyesinde dahi İslâm'ın ve Kur'ân'ın tarihinden haberdar olmamadan başka birşey değildir. Bu iddia oldukça zayıf ve eski bir iddiadır. Onu ortaya atanların gayr-i ilmî iddiaları ve görüşleri defaatle çürütülmüştür. Meseleye az vakıf olanlar bu mevzuda çokça fikir jimnastiği yapacak kadar malzeme bulmakta güçlük çekmezler. İşte önünüzdeki kitabın ikinci bölümü tamamen bu tarihî tartışmayı ve asılsız iddiaları ortaya koymakta, meselenin hakikatine bir kapı aralamaktadır. Üçüncü bölümünde, günümüzde dahi aktüalitesini korumuş olan bir mevzu işlenmektedir. İslâm'da kadının yeri., sosyal hayata katılımı, ekonomiye, iktisada ve millî gelire katkısı, boşama ve boşanma hakkının kime ait olduğu, miras meselesi, şahidliği, çok evlilik hadisesi, kadının yaradılış keyfiyeti, fıtrî ve ruhî temayülleri gibi meselelere ışık tutulmaktadır.
  4. 4. Dördüncü bölümde de kader ve irade keyfiyetleri geniş bir şekilde vüzûha kavuşturulmaktadır. İrade-i cüziyye, irade-i külliye gibi, oldukça müşkil ve tarihî meseleler ele alınmaktadır. Beşinci bölüm, İslâm'da boş inanç ve hurafeler ile ilgilidir. Bilindiği gibi âlem-i İslâm'ı 14 asırdır meşgul eden problemlerin başında, yabancı kültür ve medeniyetlerden sızan örf, adet, gelenek ve teamüllerin İslâmî düşünceden ayıklanması meselesi gelmektedir. İslâm'da ihya ve tecdit hareketlerinin ekseriyeti bu düşünce ve niyet etrafında teşekkül etmiştir. Ancak herşeyde olduğu gibi bidat ve hurafelere yaklaşımlarda da ifrat ile tefritler yaşanmıştır. Sihir, büyü, cinlerin esrarengiz halleri ve keyfiyetleri, hastalığa sebebiyet verip vermedikleri gibi meseleler bu bölümde işlenmektedir. Altıncı, yedinci, sekizinci ve dokuzuncu bölümler de yine kısmen bugün konuşulan ve tartışılan meseleleri ihtiva etmektedir. Arşı istiva, sabitlik, kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmeleri, zina ve recm gibi hemen her zaman karşılaştığımız sorulara yöneliktir. Bu kuşbakışı geçişten sonra okuyucuyu kitapla başbaşa bırakmak herhalde yerinde bir davranış olsa gerek. Ancak son sözü söylemeden önce, böylesine geniş literatür taranarak ortaya konmuş bir cehdi, gayreti ve çalışmayı yayın hayatımıza kazandıran arkadaşlarımıza teşekkür ve takdirlerimizi bildirerek, bundan sonra da çalışmalarının semerelerini görmek istediğimizi arzedelim. M. Enes Ergene 1995-İstanbul
  5. 5. İSLÂM'DA CİHAD ANLAYIŞI Ahmet Kurucan Yener Öztürk
  6. 6. Birinci Bölüm Soru: Tevbe sûresinin 111. âyetinde "Tanrı yolunda savaşa, öldürmeye girişen insanların canları ve mallarını, karşılığında cenneti vererek tanrı satın almıştır" denilmekte midir? Cevap: İslâm'ın ve Kur'ân'ın hükümlerine itiraz eden muarızların, dünyalarını karartıp ahiretlerini zindana çeviren, idraklerinin sığlığı ve zihniyetlerinin şartlanmışlığıdır. Şartlı ve güdümlü zihniyetleri gereğince de, idrakine ulaşamadıkları hakikatleri saptırma; siyak-sibak bütünlüğüne ve esbab-ı nüzule (âyetlerin indiriliş sebebine) dikkat etmeme, âyet ve hadîslerin mânâlarını yanlış verme gibi çirkin yollara tevessül ederler. Soruda, Tevbe Sûresinin 111. âyetinin meali olarak kastedilen mânâ da bu şekilde, kötü bir ahlâkın tezahürü olarak saptırılmış bir mânâdır. Hakikatte âyetin meali şöyledir: "Allah (cc) mü'minlerden mallarını ve canlarını Cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. (Bunlar) Allah (cc) yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu Allah'ın (cc) vaadidir. Gerek Tevrat'da, gerek İncil'de, gerek Kur'ân'da Allah'dan (cc) daha çok ahdini yerine getiren kim olabilir? O halde O'nunla yaptığınız bu alışverişten ötürü sevinin. Gerçekten bu büyük bir başarıdır. " Görüldüğü gibi âyet-i kerîmede anlatılan, Müslümanlara hayat hakkı tanımayan ve menfaatlerini esas alarak bütün bir toplumun düzenini bozmaya yeltenen sömürgeci canilere; Allah (cc) için, Allah'ın (cc) yaşanmasını istediği İlâhî adalet ve barış için mücadele edenlere, fedakârlıkları sebebiyle Allah'ın (cc) Cennet'i vaad etmesidir. Soru: Cihad "kafirlerle savaşmak, onları öldürmek onların elinden mallarını mülklerini almak, yağmalamak, tapınaklarını yıkmak, putlarını kırmak..." olarak tarif edilebilir mi? Cevap: İslâm hukukunda cihâd:''Allah'ın (cc) dini yolunda vuku bulacak muharebelerde gerek nefis ile, gerek mal ve lisan ile, gerek sair vasıtalar ile çalışarak elden geleni sarfetmektir. Bu tarife göre bir
  7. 7. Müslüman için Hakk yolunda bir harbe bilfiil iştirak etmek, cihad olacağı gibi, gazilere mal ile veya rey ile muavenet etmek; onların yiyeceklerini-içeceklerini hazırlamak, yaralıların tedavisine bakmak, islâm ordusunun gücünü arttırmak da bir cihâddır."[1] Bu kavram, soruda zikredilen "kafirlerle savaşmak ve öldürmek, mallarını-mülklerini ellerinden almak ve yağmalamak, tapınaklarını yıkmak, putlarını kırmak..." şekliyle ifade edilerek tahrif edilmiştir. Bakınız nasıl: Öğretide ve pratikte, cihad ameliyesinin en son safhası ve nihaî çözüm yolu olarak kabul edilen "savaşmak ve öldürmek" yani harp etmek; bütün barış yollarının denenip başka çarenin kalmadığı hallerde müracaat edilen, öldürmek kadar ölmenin de muhtemel olduğu bir yoldur. "Müslümanlar harbi kaçınılmaz birşey olarak telakki ederler, yoksa arzu edilen veyahut arkasından koşulan birşey olarak değil. Kur'ân der ki: Eğer onlar barışa meylederse sen de ona yanaş ve Allah'a (cc) güven (Enfal, 8/61). Bir başka yerde: Onun için gevşeklik göstermeyin ve siz daha galib iken sulha davet edin. Allah {eksizinle beraberdir ve amellerinizin mükâfatını eksiltmez (Muhammed 47/35). Hazreti Pey- gamber''in(sav) bir hadîsi de şu mealdedir: Düşmanla karşılaşmaya pek istekli olmayın, fakat Allah'tan (cc) selamet dileyin. Bununla beraber, eğer onlarla karşılaşırsanız sebat edin, ve sabredin ve bilin ki, Cennet kılıçların gölgesi altındadır.[2] "İslâm hukukçuları tarafından harp; can, mal, dil ve bunlardan başka kabiliyetin, kudretin Allah (cc) yolunda savaşılarak sarfedilmesi ve tüketilmesi şeklinde tarif edilmiştir... İslâm nazarında harp, yalnız kendi menfaati uğruna başkalarının zararına büyümeye müsaade etmediğinden ve sadece, yeryüzünde Allah'ın (cc) hükümranlığının tesirinden başka birşey olmadığından askerlerin tamamiyle menfaat düşüncelerinden uzak olmaları nokta-i nazarı üzerinde ısrar edilmesine hayret edilmemelidir. En hafif bir dünyevî menfaat arzusu, niyetin safiyetini ifsad ve cihadın asaletini ihlal eder. Cihad yalnız 'Allah (cc) kelamının tek başına hâkim olması' (Tevbe, 9/40-EnfaI, 8/39-Maide, 5/54) için yapılır. Yoksa Cennet, başka türlü düşünen askerin mükâfatı olamaz. Böylece görülüyor ki 'Cihad' başkalarını öldürmek ve talan etmek değildir, lakin kendi hayatını bu uğurda feda etmektir. Bu, mefkure sahibi bir adamdan istenecek en yüksek bir fedakârlık, Halikı ve Rabbi olan Allah-u Azimüş-şan'ın (cc) yalnız emrine itaat maksadıyla hem mal ve hem de can fedakârlığıdır. "[3] "Kafirlerin mal ve mülklerinin ganimet olarak helal sayılması"; hakkın ve adaletin tesisi için, uzlaşma yollarının hepsinin denenmesine ve alabildiğince gayret sarfedilmesine rağmen karşı tarafın uzlaşmayı reddetmesi neticesinde nihaî çözüm yolu olarak savaşılıp, sonunda da mağlub edilen saldırgan toplumların çökertilip güçsüz bırakılmasına matuftur. Buna rağmen, Efendimiz (sav) zamanında ve sonraki dönemlerde çok defa mağlub halkların mal ve mülkleri olduğu gibi ellerinde bırakılmış, sadece senelik vergi (cizye ve haraç) vermeleri şart koşulmuştur. Cihad tarifi içinde hiçbir şekilde "kafirlerin mallarını-mülklerini ellerinden almak ve yağmalamak" söz konusu edilemez. Tarihin şahadetiyle de sabittir ki, değil savaş anında, savaş sonrasında; herşey bittiğinde, hükmü verecek, sözü kesecek galipler Müslümanlar oldukları halde bile, değil "tapınakları yıkmak, aksine Ehl-i kitab'm dinî hürriyetlerini sağlamış ve mabetlerinde ibadet etmelerine müsaade etmiş, hatta onların muhafızı olmuşlardır. Ama Tevhid'i ikame etmek için inzal olunan, Allah'dan (cc)gayrı herşeye ibadeti nehye-derek insanlığı doğru yola hidayet eden dinin mensupları olan Müslümanların "kafirlerin putlarını kırmak" gibi ameliyeleri, elbette en mühim vazifeleri ve en tabiî haklarıdır. Soru: Cihad kavramı içinde yer alan harp nedir ve nasıl olmalıdır? Cevap: Bu sorunun cevaplanması için, cihaddaki son çözüm yolu olan harp ameliyesinin İslâm tarihi içinde geçirdiği merhaleler incelenmelidir. Ancak, biz mevzuyu mümkün mertebe uzatmadan, cihad kavramı içinde yer alan harbin üzerinde duracak, İslâm öncesi ve sonrası gelişmeleri kültür birikimine ve İslâm tarihi ile ilgili eserlere havale edeceğiz. Mevzuyu birkaç adımda inceleyelim:
  8. 8. a) İslâm, fertlerin ve milletlerin kendilerini müdafaa etmelerini meşru kılmıştır İslâm bir ferdi veya milleti, kendi varlığını tehdid eden ve onu yutmaya, yok etmeye çalışan karşı güce karşı nefsî müdafaasını meşru kılar, bazı durumlarda da emreder. Varlığınızı ve bekanızı tehdit eden birileri varsa, onların karşısına dikilir, göğüs göğüse kavga verir, hesaplaşırsınız. Şu veya bu güçler aramızdaki hudutları delse, sınırlarımızdan içeri girse., bazı toplulukları yılan, çiyan haline getirip üzerimize sal-dırtıp anarşi ve terör estirse.. dindaşlanmızı zulme uğratıp insanî haklarına tecavüz edip soykırım uygulasalar ne yaparız? Herhalde İslâm'ın emrettiği harb yoluyla cihada sarılır, onun bütün gereklerini yerine getiririz. İşte İslâm, yirminci asırda, teoride inanılan ancak pratikte uygulanmayan bu mantığı ondört asır önce bir disiplin olarak getirmiş ve bütün zalimlere karşı uygulayarak mazlumların haklarına kavuşmasını, ezilmemelerini, sömürülmemelerini ve yok edilmemelerini temin etmiştir. b) İslâm, müntesiplerini, varlık ve bekalarını temin edecek caydırıcı güce sahib olmakla mükellef kılar Milletlerin varlık ve bekalarını devam ettirip, muhafaza edebilmeleri caydırıcı güce sahip olmalarıyla mümkündür. Müslümanlar da varlık ve bekalarının temini için caydırıcı bir kuvvet haline gelecek, gerektiğinde kullanılmak üzere en uzun menzillileri ve nükleer olanları da dahil her türden silaha sahip olacaklardır. Fakat bunun yanında bir Müslüman, çocuğuna bile tokat atmasının muhasebesini yapacak ve bahçesindeki otları çiğnemenin tabiî dengeyi bozabileceği ihtimalini düşünecek kadar da hak ve adalet ile fıtrî dengenin esaslarına bağlı kalacak, böylece yeryüzündeki dengenin temsilcisi olacaklardır. Bugün dünyanın hemen her yerinde zulme maruz kalan milyonlarca insanımız, soydaşımız ve dindaşımız var., siyah, beyaz veya sarı ırktan mağdur ve mazlumlar var., rengi, ismi, dini gibi en tabiî hususiyetleri ve haklarından dolayı insanî haklan çiğnenen, soykırımına uğratılanlar var.. Türkistan'da, Özbekistan'da, Karabağ'da, Bosna'da, Keşmir'de, Sri Lanka'da, Güney Afrika'da, Bosna'da, Çeçenistan'da ve dünyanın pek-çok yerinde akıtılan kan var... Ve öbür yanda bütün bunlara barutla, ateşle koşan, sözde insan hakları havarileri var! Böyle bir ortamda, öyle bir islâm devleti olmalıdır ki, yapılan zulümlere ve tecavüzlere karşı tavır koyduğu zaman bütün zalimler hizaya gelmeli, kendilerine çeki-düzen verip yanlışlarını düzeltmelidirler. Bu ise elinde tuttuğu caydırıcı güçlerle mazlum ve mağdurların imdadına koşarak mü'mince bir dikkat ve yine mü'mince bir tavırla yumruğunu vurarak mümkün olacaktır. Osmanlı Devleti, bu caydırıcı güce sahip olduğu devirlerde, gücünü mazlum ve mağdurların acılarını dindirmede kullanarak dünya muvazenesini tesis ve temin ettiğinin örnekleri ta-rihen sabittir. Netice olarak, İslâmî cihadın bir yönü, olabildiğince caydırıcı bir güce sahib olarak mazlum ve mağdurların imdadına koşmaktır, diyoruz. c) İslâm, düşünce, hak ve hakikati neşretme hürriyeti engellendiğinde muharebeyi meşru kılar: islâm, hak ve hakikat ile, doğruluk ve istikameti neşretme hürriyeti engelleniyorsa, bu hürriyeti elde etmek ve korumak için harbi meşru kılar. Dikkat ediniz, hak ve hakikati neşretmek için muharebe değil; hak ve hakikati neşretme hürriyeti engellendiği için muharebe edilir. Müslümanlar, cihanın dörtbir yanına ilim ve irfan ordularını yayarak, insanlığa insanca yaşama yollarını öğretip, ilim ve irfan hüzmeleriyle insanlığı aydınlatmak; beşerî ve medenî haklarından mahrum kalanlara hak ve hakikati anlatmak istediklerine buna karşı çıkan olursa Müslümanlar elbette ki engelleri aşmaya çalışacak ve gerekirse de başlarına bombalar yağdırarak harp edeceklerdir.
  9. 9. Çünkü, öyle bir engellemeye kalkışmak, düşünce hürriyetine karşı koymaktır. Bu hürriyeti kullanmak ve korumakla mükellef mü'minler, bu uğurda bütün güçlerini kullanırken insanlık şeref ve haysiyetini rencide etmeden, çocuklara ve kadınlara ilişmeden, mabetlerinde ibadet edenlere zarar vermeden, harbetmeyen ve barış isteyenlerin sulh imkânlarını ellerinden almadan vazifelerini yerine getirmekle de mükelleftirler. Günümüz insan hakları havarilerinin, sadece kendi menfaatlerini temin uğruna, sadistçe, Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atarak 80 bin insanın üzerinde denemelerinden meskun mahallere NBC bombaları yağdırmalarından 1400 sene önce, İslâm'ın müessisi Efendimiz (sav) ordularını sevkederken: "Yaşlılara, kadınlara, çocuklara, kendisini ibadet-ü taate vermiş ruhbanlara ve mabetlere ilişmeyeceksiniz. Ağaçları yakmayacaksınız, hayvanlara dokunmayacaksınız, servetleri heder etmeyeceksiniz"[4] emrini veriyor, mü'minleri disipline ediyordu. Bugünün, "Yeni Dünya Düzeni vb." aldatmacalarıyla dünya muvazenesini temine soyunanların, silah sanayilerini korumak veya dış ticaret açıklarını kapatmak uğruna etnik grupları tahrik ederek savaşa sürükleyenlerin yukarıda zikrettiğimiz böylesi bir disipline rivayet etmeleri mümkün müdür? Şimdi onların, soğuk harp çerçevesinde içimize soktukları veya içimizdeki bir kısım zavallıları kullanarak şüphe ve istifham tohumlarını beyinlerinde yeşerttikleri gafillerin "Harb ederek cihad olur mu?" sorularına bir soru ile yaklaşalım: Dünya muvazenesini teminde Allah'a (cc) ve Resûlü'ne (sav) inanan insanların bulunmaması büyük bir eksiklik değil mi? "Yeni Dünya Düzenf'ni tesis etmeye uğraşan güçlerin yerinde Müslüman bir ülkenin olması zulüm ve işkencelerin önünü kesmez mi? Sadece bu netice için bile Allah'ın (cc) ve Resulü'nün (sav) emrettiği cihad çerçevesinde zalimlerle savaşılmaz mı? d) Allah (cc)"Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin vermiştir." Peygamber Efendimiz (sav) nübüvvet vazifesi ile Kur'ân'ın elmas düsturlarını neşrederken, o hakikatlere uygun hareket etti. Daima teenni ve itidal ile yaşadı. Ashabına her zaman sekine ve sabır tavsiye etti. Gönüllere girip, ruhlan fethetme emri vererek Mekke dönemi boyunca -hicrete kadar- katiyyen maddî mukabele ve mücadeleye tevessül etmedi. Tam 13 sene, İslâm uğruna, "dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüz olmak gerek" dedi. Fakat bunun karşısında diğer taraftaki müşrikler, mü'minlere alabildiğince ağır işkenceler yapıyorlardı. Mesela Yâsir ailesi mezbahadaki koyunlar gibi kesiliyor, buna rağmen Efendimiz (sav) "Ev Yâsir ailesi sabredin, neticede varacağınız ver Cennet'tir" diyordu.[5] Kafirler, mü'minleri Mekke'den çıkanp, onlan yurtlarından, yuvalarından mahrum etmeyi planlamışlar ve sonunda da başarmışlardı. Artık hicret başlamış, göç ediliyordu. Doğduklan ve büyüdükleri, rahat ve huzur içinde şeref ve haysiyetleri ile hayat sürdükleri yuvalarından, çocuklarından ve akrabalarından kopanlıyorlardı. Hazreti Ömer bile acı bir şekilde, yanında hanımı ve çocuklan olmadan ayn bir cemaatle göç ediyordu.[6] Çünkü ancak o şekilde hicret fırsatı bulabiliyordu. Hazreti Ebu Bekir'in yanında -"Anamız" deyip şerefle yad ettiğimiz- Aişe'si yoktu. Oysa daha 7-8 yaşında bir çocuktu. Nerede idi, kimin himayesindeydi? Bilmiyoruz, ama bildiğimiz, Ebu Bekir'in Aişe'sinden ve ailesinden ayrı hicret ettiğiydi. Zira başka bir şekilde göç etmelerine imkân ve fırsat verilmiyordu. Ve Medine'ye hicret edildi. Hayatları boyunca onurlan ve şerefleriyle yaşamış bu insanlar Medine'li Ensar'ın yanına sığındılar. Maddî, manevî bütün azab ve sıkıntılara sabırla katlandılar, seslerini çıkarmadılar. Efendimiz (sav) Allah'ın (cc) emriyle hareket ediyor "sabredin, zira neticede varacağınız yer Cennet'tir" diyordu.
  10. 10. Kafirler öldürmekten, zulmetmekten ve tehcire tâbi tutup sadece "Allah (cc) bir" dedikleri için yurtlarından ettikleri insanlardan hınçlarını alamamışlardı ki, "mallarına-mülklehne el koyalım, tarlalarını aramızda taksim edelim" dediler. Allah Rasûlü'nün (sav) doğup büyüdüğü mübarek hanesini bile işgal ettiler. Bunlar yetmiyor gibi Medine'nin içinde "Müslümanlar, siz burada oturuyorsunuz ama Mekke'de arpa kadar serve- tiniz kalmadı. Menkullerinizi develere yüklediler Yemen'e ve Şam'a götürdüler, satıyorlar" diyen çığırtkanlarla tahrik ettiler. Kervanlar, Müslümanların mallan ile yüklü olarak Medine'nin kenarından geçiriliyor, adeta, "Bakın, görün de yüreğinizin yağı erisin" deniliyordu. Küfrün çapulcuları, günümüzde yaptıklarının aynısını o gün de yapıyorlardı. Mü'minlere zulmediyor, onlara destek verenleri gadre uğratıyor, yurtlarından, yuvalarından, hayat haklarından ve düşünce serbestisinden mahrum bırakıyorlardı. Onların varlıklarına ve bekalarına imkân tanımıyorlardı. Acaba onların yerine siz olsaydınız ve bütün bu muamelelere maruz kalsaydınız ne yapardınız? Bine yakın sahabi benzer zulümlere maruz kalmıştı; dövülmüş, sövülmüş, yaralanmış, izzetleri ve onurları rencide edilmiş, malları-mülkleri, yuvaları talan edilmiş, kalblerine hergün ayrı bir hançer sokulmuş vazi- yetteydiler. Yerdeki karıncadan semadaki meleklere kadar her-şeyin ızdırablanna ortak olmasını, Allah'ın (cc) ve Rasûlü'nün kendilerini inkisara düşürmemesini bekliyorlardı. Sema dile geldi ve Allah'ın (cc) beyanı imdada yetişti: "Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaş- masına izin verilmiştir. Allah (cc) onlara yardım etmeye elbette Kâdir'dir. Onlar haksız yere ve 'Rabbimiz Allah'tır (cc)' dediler diye yurtlarından çıkarılmıştır." (Hacc, 22/39-40) "Rabbimiz Allah (cc)" dedikleri için yurtlarından, yuvalarından zulmen çıkarıldılar; binbir mahrumiyete maruz bırakıldılar; zevceleri ve çocukları geride kaldı, gençleri zincirlere vuruldu; hayatlarının yedi-sekiz senesini prangalar içinde geçirdiler. İşte, bu mazlumların, mağdurların, mahkûmların ve terkedilmiş kim- sesizlerin hakkını korumak için, sinelerine hançerler saplanmış Müslümanlara o hançerleri çıkarabilmeleri için savaşma izni verildi ve Efendimiz (sav) cihada memur edildi. İSLÂM'DA CİHAD ANLAYIŞI NASILDIR? İslâm'a ve Kur'ân'ın hükümlerine itiraz eden muarızlar, İslâm'ın ve Kur'ân'ın hakikatlerini idrak edemediklerinden dolayı gerçekleri saptırarak âyetlerin ve hadîslerin mânâlarını yanlış verirler veya siyak- sıbak bütünlüğüne ve esbab-ı nüzule dikkat etmeden işlerine geldiğince alırlar. Mesela, -çok bilinen- bir muarızın "Cihad Kadın Dinlemez" başlığı altında dediklerine bakalım: "Tevbe Sûresinin 111. âyetinde dendiği gibi: "Tanrı yolunda savaşa, öldürmeye girişen inananların canlarını ve mallarını, karşılığında Cennet'i vererek Tanrı satın almıştır" demektedir".[7] Hakikatte ise âyetin meali şöyledir: "Allah (cc) mü'minler-den mallarını ve canlarını Cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. (Bunlar) Allah (cc) yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu Allah'ın (cc) bir vaadidir. Gerek Tevrat'ta, gerek İncil'de, gerek Kur'ân'da Allah'dan (cc) daha çok ahdini yerine getiren kim olabilir? O halde O'nunla yaptığınız bu alışverişten ötürü sevinin. Gerçekten bu büyük başarıdır. "(Tevbe, 9/1 il) Görüldüğü gibi âyet-i kerimede anlatılan; Müslümanlara hayat yaşama hakkı tanımayan, menfaati esas alarak bütün bir toplum düzenini ifsad eden sömürgeci canilerle; Allah (cc) için, O'nun yaşanmasını istediği İlâhî barış ve adalet için mücadele edenlere, fedakârlıkları sebebiyle Allah'ın (cc) Cennet'i vaad et- mesidir. İnsana saygı ve hürmetin gelişmesi İslâm'la olmuştur. Hümanizm ise, bu gelişme çizgisine hiçbir zaman ulaşamamıştır. Hümanizmin temsilcileri, şecaat arz ederken sirkatini izhar eden kiptiler gibi, 40 milyon
  11. 11. insanın ölümüyle sonuçlanan II. Dünya Savaşı'ni; bugün şahit olduklarımızdan daha vahşi zulümlerin yapıldığı Balkan Savaşlarının ve I. Dünya Savaşı'nın hiçbir hukuka dayanmadığını, basit ve aşağılık menfaatler için yapıldığını açıklayan, bugün ise insan haklarından bahsetmeyi bir fazilet sayarken, Efendimiz asırlar önce harb hukukunu getirmiş ve bugünlere de şamil yeni disiplinler ortaya koymuştur. Bu hukukun gereklerinden biri de, harbin hangi safhasında olursa olsun sulh teklifi geldiğinde sulhun yapılmasıdır. Çünkü sulh asıl, harb ise talî'dir. "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a (cc) güven. O şüphesiz işitir, bilir." (Enfal, 8/61). "Ey iman edenler! Hep birden barışa girin, şeytana ayak uydurmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır."(Bakara, 2/ 208). Bu ve benzeri âyetler, Müslümanları sulh ve barışa davet eder. Sulhun dışında olan şeyler ise şeytanların ve avanelerinin adımlarından başka birşey değildir. Şeytanın insanları idlal adına ortaya attığı, kapitalizm, komünizm, sosyalizm hatta hümanizmdir. Bugün komşuları birbirine düşürerek hatta ülkemizde de olduğu gibi birbirine kaynamış kültürlerle içice ve birlik ve bütünlük içinde yaşayan milletleri sunî ayrılıklar çıkararak bölüp parçalamaya uğraşan hümanizmin kapitalist temsilcileri dessas oyunlarını icra ederken, bakınınız Allah (cc) ne buyuruyor: "Eğer mü'minlerden iki topluluk birbiriyle savaşırsa aralarını düzeltiniz; eğer biri diğeri üzerine saldırırsa, saldıranlarla, Allah'ın (cc) emrine dönmelerine kadar savaşınız; eğer dönerlerse aralarını adaletle bulunuz, adil davranınız. Şüphesiz Allah (cc)adil davrananları sever. "(Hucurat, 49/9) İki cemaat birbiriyle yaka-paça olursa, vatan ve millet parçalanma durumuna girer vatan başkalarına peşkeş çekilmek istenirse işte o zaman mü'min bile olsa savaşılır. İslâm'ın vahdeti, milletlerin bütünlüğü ve huzuru, toplumların ve vatanların bölünmezliği için cihad edilir. Herşeyin bittiği, bütün uzlaşma yollarının denendiği ve netice alınamadığı zaman mü'minlere yakışan, hakkın adaletin ve huzurun temini için, bunları ihlal edenlerle mücadeleye girip galip olarak çıkmaktır. Zira Allah (cc) hiçbir zaman, mü'minlerin kafir ve zalimlerin sultası altında yaşamasından, onlara mağlup olmasından hoşnut olmaz. Buraya kadar bahsettiğimiz sebepler ve şartlarda, cihada karar verilince, mücahidin moral gücünü ve motivasyonunu sağlamak gereklidir. Askerî mütehassıslar harpteki moralin ehemmiyeti üzerinde hassasiyetle dururlar. Moralin teminindeki en mühim unsur ise hiç şüphesiz imandır. İmanı olan bir kimseyi Ölümle korkutamayacağınız gibi, imanı zayıf veya imandan mahrum olan kişiyi de ölümle kucak kucağa yaşanan harp esnasında moral gücüne sahip kılamazsınız. Ve işte, Allah (cc) çeşitli âyetlerle mü'minlerin moral gücünü takviye ederek, kendi rızası için, adaleti ve sulhu temsil için harp eden mücahidlerin ruhî ve fizikî yönleriyle muharebeye hazır hale gelmelerini temin eder. "O halde, dünya hayatı yerine ahireti alanlar, Allah (cc) yolunda savaşsınlar. Kim Allah (cc) yolunda savaşır, öldürür veya galip gelirse, biz ona büyük bir ecir vereceğiz. "(Nisa, 4/74) "Ey Nebi! Mü'minleri savaş için teşvik et!. Sizin sabırlı yirmi kişiniz onlardan ikiyüz kişiyi yener. Sizin yüz kişiniz inkâr edenlerden bin kişiyi yener; çünkü onlar anlayışsız bir güruhtur." (Enfal, 8/65) "Nice az topluluk vardır ki Allah'ın (cc) izniyle çoklara galebe çalmıştır. "(Bakara, 2/249) "Gevşemeyin, tasalanmayın, siz üstünsünüz, eğer mü'min İsenİZ'K- İmran, 3/139) "Akibet ve netice Allah'tan (cc) korkanlarındır." Ve bu âyetlerden süzülen "Hak daima galiptir. Ona galebe çalınmaz" sarsılmaz prensibi ile mücahade eden mü'minler bu ruh ve şuurla hareket ederek, fevkalade yüksek moral gücüyle cenk edip hesaplaşırlar.
  12. 12. Özetleyecek olursak: 1. Müslümanlar olarak, size hayat hakkı tanımadıklarında, 2. Mazlumun, mağdurun yanına, yardımına koşman gerektiğinde, 3. Dininin teessüsüne manî olduklarında, fikir ve düşünce hürriyetine gem vurup, bu hakkı elinden aldıklarında ve İslâm'ın cihanşümul keyfiyetiyle disipline edilmiş kaide ve hukuka uyarak cihad vazifesi yerine getirilir. CİHAD "YA İSLÂM, YA ÖLÜM" DEMEK MİDİR? Muarızlar tarafından adeta sloganlaştırılan "Ya İslâm, ya ölüm" tarihin hiçbir döneminde pratik olarak gerçekleşmemiştir. Bundan sonra da gerçekleşmesi mümkün değildir., zira İslâm'ın getirdiği cihanşümul disiplin bunun tam tersi kaideler koymuştur. Buna göre İslâm muarızlarına önce Müslüman olmaları teklif edilir, kabul etmezlerse cizye vererek Müslümanların himaye ve korumasında yaşamaları, yoksa harb edileceği tebliğ edilir. Harb edildiğinde de çoluk-çocuk, yaşlı, kadın ve din adamları öldürülmeyerek esirlere insanca muamelede bulunularak, harbin hangi safhasında olursa olsun sulh istendiğinde de sulh yolları denenir. Bütün bunlar İslâm'ın amir hükümleridir. Turan Dursun'un art niyetlerle kaleme aldığı kitabında "Ya İslâm, ya ölüm" diyerek, kaynak verilen âyetlerdeki si-yak-sibak münasebeti gözetilmemiş, çoğu zaman da âyetin belli kısımları alınıp, maksat bütünlüğü bozulmak istenerek, kasıtlı çarpıtmalarla fikirler bulandırılmak istenmiştir. Mesela, Bakara Sûresinin, 191. âyetinde; "onları yakalayın, nerede bulursanız öldürün" denmiştir. Ama âyetin siyak-sibak bütünlüğü içinde bir önceki âyetle birlikte yine 191. âyetin devamını da ekleyerek okursak şöyle olur: "Sizinle savaşanlarla Allah (cc) yolunda savaşın, fakat haksız yere saldırmayın. Çünkü Allah (cc) haksız yere savaşanları sevmez..." (Bakara. 2/190) "Onları nerde bulursanız öldürün, onların sizi çıkardıkları yerden (Mekke'den) sizde onları çıkarın. Fitne çıkarma, adam öldürmeden daha kötüdür. " (Bakara, 2/191). Kaldı ki, bu âyetin esbab-ı nüzulü, Müslümanlara 13 sene kan kusturan Mekke'li putperestlerle alâkalıdır. SALDIRMAZLIK, HAKİM OLUNCAYA KADAR MI? "Müslümanlar aralarında saldırmazlık anlaşması bulunanlara saldırmaz ama bu İslâm'ın güçlenmesine kadar sürmüştür. Sonrası için söz konusu değildir..." (Turan Dursun/65) diyen Turan Dursun, mesnetsiz bir iddiada bulunuyor. Bu iddiada bulunanlar bir tek müşahhas misal gösteremezler... Aksine bunun tersi olan yüzlerce misal gösterilebilir. Müslümanların dünyada hakim güç olduğu dönemlerde hangi ırk, hangi toplum, hangi Hristiyan veya Yahudi milleti imha edilmiştir. Aksine, hangi soy ve dinden olursa olsun bütün toplumların sıyanet kanatları altında adalet ve huzurla yaşaması temin edilmiştir.
  13. 13. Ayrıca bu meseleyi bir duygu sömürüsü şeklindeki ifadelerle ele almak ta yanlıştır. Hasım dünya, adeta, Müslümanlığı ortadan kaldırmak üzere bütün güçleriyle saldırırsa silaha sarılın-mayacak mıdır? Haçlıların Müslüman dünyasını işgal teşebbüslerine müsaade mi edilecektir? Yunanlıların Kıbrıs'ı işgaline göz mü yumulacak? Karadağ'da, Karabağ'da, Bosna'da ve Filistin'de sadece Müslüman kimlikleri sebebiyle çocukların, kadınların, ihtiyarların ve masum halkın katledilmesine seyirci mi kalınacak? Bütün bunlara karşı mukabele edilmeyecek mi? İnsafla ve iz'anla düşünmek gerek. CİHAD SIRASINDA KİMLER ÖLDÜRÜLÜR? Bu bahsi ele alan itirazcılar bazı istisnai hadîsleri dillerine dolarlar. Ama, İslâm'ın getirdiği disiplin -daha önce de temas edilmişti- gereği, eli silahlı düşmanı öldürme; bütün sulh yollarının sonunda teşebbüs edilecek son çaredir. Barış teşebbüsleri akim kalmış ve hâlâ savaşmakta direnen bir düşman varsa bile, onların çocuklarını, ihtiyarlarını, savaşa katılmayan kadınlarını, ibadethanelere sığınanlarını ve hastalarını öldürmek yasaktır. Fakat bir pusu veya gece baskını olmuş ve bu hallerdeki âni ve hızlı gelişmeler sebebiyle farkedilemediği için bazı çocuklar ve kadınlar öldürülmüş ise, bu istisnaî bir durum veya en fazla bir hatadır. Bu durumda merhamet maraz doğurmaz mı? Bu gibi istisnaî durumlar, gece baskınlarında, kale fetihlerinde, gemilerin batırılması vb. durumlarda meydana gelebilir. Ama kadınlar veya çocuklar Müslümanlarla savaşanlarla birlikte savaşmak için orada bulunuyor ve cephe oluşturuyorsa, böyle bir durumda elbette onlar da savaşacaklardır. İslâm'ın koyduğu prensiplere istisnai olarak uymayanlar olsa bile kabahat İslâm'da mıdır? Tam tersi, kendilerini senelerce baskı altında tutan, insanca yaşama haklarını ellerinden almak isteyenlere karşı Müslümanlar kin, gayz, öfke ve düşmanlık hisleriyle muamele etmemiş, afv ve müsamaha gibi ahlâk-ı Mu-hammediye (sav) ile mukabele etmişlerdir. Muterizlerin dillerine doladıkları bir-iki hâdiseyi ise, Allah Rasûlü duyunca şiddetle tepki göstermiş, müşrik bile olsa kadın ve çocukların öldürülmesini yasaklamıştır. Modern dünyanın temsilciliğine soyunup çağdaşlık, özgürlük, fikir ve düşünce hürriyeti vb. kavramları dillerine dolayanlar İslâm'ı tenkide uğraştıkları kadar niçin kendi dünyalarının işkence ve zulümlerini ele almazlar? Almanya'nın, Fransa'nın, Rusya'nın İngiltere ve Amerika'nın çıkarları uğruna milyonlarca insanı, toplu katliamlar ile işkenceler ve açlıkla, atom bombaları ve kimyevî silahlar ile kadın, çocuk, hasta, din adamı, hatta hayvan, bitki ve ekolojik denge demeden topyekün imha etmelerini niçin görmek istemezler? Nasıl olur da, zencileri, kızılderilileri, Aberojinleri, Endülüs'ü, Hiroşima'yı, Vietnam'ı, Af- ganistan'ı unutur ve halen Güney Afrika'da Körfez'de, Azerbaycan'da Bosna'da ve Çeçenistan'da cereyan eden kıyımları görmemezlikten gelirler? Ve utanmadan "Peygamber (sav) de işkence uygulatmış" diyebilirler. Müşahhas misal verebilirler mi? Toplu imha hâdisesini anlatabilirler mi? Toplumun yok edilircesine kıyıma uğratıldığını söyleyebilirler mi? Hayır! Ama tarih ve hakikat, Allah Rasûlü'nün, ashabı ile birlikte kendisine sadece Mekke'de 13 sene kan kusturanları bir çırpıda affettiğini haykırır; sefer ve savaş sonrası esirlerin affedildiğini, onore edildiğini ve izzetlerinin bile rencide edilmediğini söyler. Efendimiz'in işkence yaptırmasına delil olarak gösterdikleri hâdise ise "kısas"tır. Ureyne kabilesinden gelen, sonra Medine'de hastalanıp tedavisi için develer ve çobanı ile sahraya gönderilen bir kısım insanlar, iyileştiklerinde kendilerine bakan çobanı öldürmüşler, ellerini ve ayaklarını çarprazlamasına kesmişler, gözlerini oymuşlar., ve akla gelebilecek her türlü işkenceyi uygulamışlardır. Allah Rasûlü hâdiseyi haber alınca, ashabını onların peşine salmış, yakalatmıştır. Maide Sûresi, 33. âyetinin nuzülüyİe de onlara yapılacak muameleyi bildirmiş ve Efendimiz, Allah'ın (cc) emrini yerine getirmekte tereddüt etmemiştir. YAKARAK ÖLDÜRMEK VEYA YAKMA-YIKMA MI?
  14. 14. Peygamber Efendimiz (sav), bir hadîs-i şeriflerinde "Falanı bulursanız onu öldürün fakat yakmayın" buyuruyor. Ama tecavüz, itham, su-i niyet, mukaddes mânâları tahkir vb. gibi ameliyelerini, araştırma inceleme ve bilimsellik teraneleriyle gölgeleme becerileriyle tanınan itirazcılardan arapçayı ana dili gibi bildiğini iddia eden dil bilimci uzman muarız aynı hadîs-i şerife "Falancayı bulursanız ateşte yakın dedim. Ama önce öldürün, sonra yakın..." şeklinde mânâ veriyor. Arapça öğrenen bir talebenin bile doğru manâsıyla tercüme edebileceği hadîsi, yanlış olarak mânâlandıran bilim adamının bu yaptığı basit bir yanlışlık mı, yoksa bilim adına yaptığı bir cinayet mi veya zihinleri idlal uğruna hakikatlere kastetmesi midir? Takdiri sizlere bırakıyoruz. Aynı kişinin, Tarih-i Taberi'den ve Neseî'den rivayet ettiği vakıalarla, Efendimiz'in vefatından sonra cereyan eden hâdiselerle, şu veya bu sebeple İslâm'ın hükmü dışına çıkanların şahsi hatalarını Müslümanlığa maletmesi insaf ve iz'anla bağdaşmayan bir tutumdur. İşte İslâm'ı gerçek uygulamanın misalleri: Taberî'de nakledilen şekliyle Hz. Ebû Bekir savaşa gönderdiği ordunun komutanına şu emri vermişti: "Sız manastırlarda kendilerini ibadete vermiş insanlara rastlayacaksınız. Onları, kendilerini vermiş oldukları ibadetleriyle, (dinleriyle) başbaşa bırakınız, onlara dokunmayınız." [8] Yine Taberî'den; Hz. Ömer, Kudüs'ün fethinde Süleyman ma'bedini ziyaret etmiş, Dâvud makamında namaz kılmış, İlyâ ve Lût halklarına şu güvenceyi vermişti. "...Canları, malları, kiliseleri, kıbleleri güvencededir. Kiliseleri işgal edilmez, yıkılmaz, küçültülmez. Kilisenin gerek kendisinden, gerek çevresinden bir bölüm istimlak edilmeyeceği gibi, kıblegâhları da istimlâk edilmez, malları müsadere edilmez, dinlerine baskı yapılmaz, hiç kimseye zarar verilmez..."[9] İslâm'a ait herşeyi yakma, yıkma ve talan etme düşüncesiyle hareket eden bu muarızın "yakma-yıkma- yağma" başlığı altında zikrettiği hezeyanlarında ise tahripkâr zihniyetinin doruk noktasını görürüz. İslâm'ın bu mevzuda koyduğu değişmez kaideler ortada iken, bir-iki lokal hâdiseyi öne sürüp "işte İslâm bu..." demesinin ne mânâya geldiği açıktır. Böyle yaklaşımlarla, okuyucunun aklını karıştıracak tarzda mes'eleleri tahrif etmenin bilimle, bilim ahlâkı ile ve insanî düşünce boyutuyla ilgisi yoktur. Bu bakış tarzı, başka boyutlu düşüncelerle münasebetin gereğidir. GECE BASKINLARI NİÇİN DÜZENLENİRDİ? Mesela Turan Dursun'un Ebu Davud'da (Cihad/102) ve İbnî Mace'de (Cihad/30) dipnotu ile mânâ verdiği hadîs, İbn-i Ma-ce'de yoktur. Sadece Ebu Davud'da vardır. Hadîs-i Şerif şöyledir: "Allah Rasûlü, Ebû Bekir'i başımıza kumandan tayin etti. Müşriklerle savaşırdık. Gece baskınları düzenlerdik, onları öldürürdük. O gece bizim şiarımız öldür, öldür... olurdu." Söz konusu muarız ise, kendi ilaveleri ile bakınız nasıl mânâ veriyor. "Peygamber (sau) döneminde gece baskınları düzenlenirdi. Peygamberin (sav) buyruğuyla öldür, öldür... Paroîalı (şiar) olarak. Sonra yağmaya girişilirdi..." Hadis-i şerifin aslında Peygamberimiz'in (sav) öyle bir buyruğu olmadığı ve yağmalamadan bahsedilmediği çok açıktır.
  15. 15. Peygamberimiz'in (sav) buyruğu olduğu ve yağmalama yapıldığı, tamamen muarızın kendi ilavesidir. Meseleye daha geniş perspektifle bakınca, Asr-ı Saadetteki Müslümanların ve sonrakilerinin, insanlığa, insanlıklarını öğretmek için çıktıkları yola; manialar teşkil edip, komplolar ve illegal faaliyetlerle şer şebekeleri kuranların kötülüklerine meydan vermeden baskınlar düzenleyip, bulundukları yerde bütün kötülük düşünceleriyle birlikte toprağa gömmelerinin tenkit edilecek bir tarafı olmadığı görülür. Bakınız, yaşadığımız günlere ve hâdiselere, "örgütler, teröristler, şer şebekeleri komplolar, çocuk kaçırmalar, ülkeleri işgaller us. "ler ve bütün bunları tesbit edip önlemek için çabalayan istihbarat örgütleri ve emniyet güçlerinin çaresizliği. Bunun yanında da İslâm'ın hakkın, adaletin ve huzurun cihana yayılmasına mani olmak isteyen zümrelerin tesbit edilip, kötülük yapmalarına meydan vermeden bir gece baskınıyla bütün kötülükleriyle imhası. Hangisi evladır yine siz karar veriniz. Yine bu babda, düşmanın bulunduğu arazideki ağaçların ve ürünlerin kesilip, yakılması, askerî strateji ve harp tekniği açısından itiraz edilemeyecek bir husustur. Bu konudaki tenkidin zerre kadar kıymet-i ilmiyesi yoktur. Ve bu husustaki rivayetler de nev'î şahsına münhasır yani sadece o hâdiselere özgüdür. Umumî bir prensip ve disiplin olarak görmek yanlıştır. SAVAŞ NASIL BİR HİLEDİR? "Savaş hiledir" hadisini "Cihad esnasında her türlü yalan, aldatma, hile, tuzak mubahtır..." şeklinde yorumlamak da yanlıştır. Savaşta bile olsa düşmana verilen teminat ve güvence bozulamaz, yapılan anlaşmanın dışına çıkılamaz. Evet, savaş hiledir, ama nasıl? Düşmandan gerçek gücünü saklamak, onların moral gücünü bozacak şeyler yapmak, imdat kuvvetlerinin geldiği havasını vermek, Çanakkale'de olduğu gibi soba borularını top gibi göstermek, vb. şeyler yapılabilir. Böyle şeylerin hepsi caizdir. Fakat bunların dışında çağdaş dünyanın, hümanizm adına yaptığı gibi sun'î anlaşmalar yapıp, ateşkes ilan edip arkadan vurmak, medyayı kullanarak gerçekleri saptırmak, cinayetleri ve toplu katliamları kamuoyundan saklamak, günahsız ve masum halkları yoketmek için terörizmle ayrı kamplar oluşturup birbirine kıydırmak gibi şeyler yapamazsınız. KA'B B. EŞREF NEDEN ÖLDÜRÜLDÜ? Medine'de yüzlerce Yahudi varken, Peygamber Efendi-miz'in (sav) Ka'b b. Eşrefi öldürtmesi nedendir? Muarızımız bunun sebebini hiç araştırmadan, yüzlerce Yahudi için değil de sadece Ka'b bin Eşref için çıkarılan ölüm emrini her zamanki gibi tek yönlü yorumlayarak kendince İslâm'a kusur ihdas etmiştir. Ka'b b. Eşref, İslâm'a ve Müslümanlara düşmanlık yapan Efendimiz'e bile küfredecek kadar ileri giden, Yahudileri teşkilatlandırıp gizli faaliyetler yürüterek Müslümanların hayat hakkına kastetmeye çalışan birisidir. Allah Resulü (sav), bunun farkına vararak, bu fitne kaynağını kökünden kurutmak için onun öldürülmesini emretmiş, Muhammed b. Mesleme de öldürmüştür. Bu husus tenkit edilecek bir mevzu olmayıp aksine Efendimiz'in, basireti, feraseti ve tesis etmeye çalıştığı toplum düzenini her halükârda nasıl korumaya çalıştığını göstermesi açısından takdir edilip ders alınacak bir hâdisedir. KAFİRLE, ÖLDÜREN CEHENNEMDE BİRLİKTE BULUNMAZ Malum yorumcu, Peygamber Efendimiz'in (sav) "Kafirle, öldüren Cehennemde birlikte bulunmaz" hadîsini,
  16. 16. "Öyleyse Müslüman, kafir öldürmeye bakmalıdır, sürekli..." şeklinde yorumluyor. Allah Resulü (sav), buyurduğu bu hadîs ile insan öldürmeyi teşvik edici şeyler söylemiyor, bize bir vakıayı haber veriyor. Aslında bu hadîs, ölmenin, öldürülmenin ve sakat kalmanın her an mukadder olduğu savaşta, mücahid askerlere moral verme ve yapılan cihad neticesinde ulaşılacak makamın müjdesinin bir ifadesidir. Eğer yorumcumuzun dediği gibi bu hadîs Müslümanları sürekli kafir öldürmeye teşvik etseydi, 14 asırlık İslâm tarihinde sebebsiz binlerce onbinlerce toplu kıyıma şahit olacaktık. Veya, İslâm'ın hakim olduğu yerlerde, her an öldürülme korkusuyla yaşayan gayr-i müslimlerin bulunduğunu öğrenecektik. Halbuki tarih bunun tam tersi vakıalara şahittir. İşte en son misali, Müslümanların himayesine girerek, 500. kurtuluş yıllarını kutlayan museviler. Bir tarafta da bunun tam tersine maruz kalan Müslümanlar. İşte yıkılan Endülüs medeniyeti, imha edilen Endülüs Müslümanları., ve işte Bosna'daki Müslüman kıyımı. Bu bölümde, son olarak, mevzu ile ilgili misalleri, İslâm'ın asıl menşei olan Kur'ân-ı Kerîm'den açacağımız fasıllara uygun âyet mealleri verecek ve bir kısmına da işaret etmekle iktifa edeceğiz. "DİNDE ZORLAMA YOKTUR" ÂYETİNİ İZAH EDER MİSİNİZ? Dinin ruhunda ve özünde zorlama yoktur. Çünkü zorlama dinin ruhuna zıttır. İslâm irade ve ihtiyarı esas alır ve bütün muamelelerini bu esas üzerine kurar. İkrah ile yapılan bütün amel ve fiiller ister inanç, ister ibâdet ve isterse muamele açısından kat'iyyen makbul ve muteber kabul edilemez. Zaten böyle bir durum, "ameller niyetlere göredir" prensibine de uygun düşmez. Din, kendi mes'eleleri için ikrahı caiz görmediği gibi başkalarının İslâm'a girmelerini de ikrah esasına dayandırmayı hoş karşılamaz. O, muhatabını tamamen serbest bırakır. Meselâ zımmîler cizye ve haracı kabul ettikten sonra, İslâm dini onların hayatlarını garanti eder. Evet, İslâm'da müsamaha ufku bu derece geniştir. Zaten din, zorla kabul edilebilecek veya zorla kabul ettirilebilecek bir sistem değildir. Onda herşeyden önce îmân esastır, îmân ise, tamamen vicdanî ve kalbe ait bir mes'eledir. Hiçbir ikrah teşebbüsü kalb ve vicdana tesir edemez. Dolayısıyla insan ancak içinden geliyorsa ve gönlü imana yatkınsa îmân edebilir. Bu mânâda da dinde zorlama yoktur. Hz. Âdem'den günümüze kadar, din hiç kimseyi dehalete zorlamamıştır. Bu mevzuda zorlama daima küfür cephesinin ahlâkı olmuştur. Onlar insanları dinlerinden çıkarmak için zorlamışlardır; fakat hiçbir mü'min bir kâfiri zorla Müslüman yapmaya çalışmamıştır. Burada akla, şöyle bir soru daha gelebilir. Kur'ân-ı Ke-rîm'de kıtal ve cihadın farziyetiyle alâkalı birçok âyet mevcuttur. Peki bunlar bir mânâda zorlama değil midir? Hayır, değildir. Çünkü, cihad, karşı cepheye ait zorlamayı bertaraf içindir. Böylece insanlar, İslâm'ın değişmeyen bir kâi-desiyle girdikleri İslâm dinine kendi arzu ve iradeleriyle gireceklerdir. İşte İslâm'ın farz kıldığı cihadla, böyle bir anlayışa zemin hazırlanmış olacaktır. İrade hürriyeti, İslâm'ın cihad emriyle yerleşmiştir. Bu meseleyi bir başka açıdan da şöyle bir değerlendirmeye tâbi tutabiliriz: Bu âyetin hükmü belli devrelere aittir. Belki her kemal ve zeval fasılalarının da birbirini takibinde bu devreler yine bulunacaktır; ama, hüküm sadece o devreye münhasır kalacaktır. Nitekim Kâfirûn
  17. 17. Sûresinde bildirilen "Sizin dininiz size, benim dinim de bana" hükmü de aynı şekilde belli bir devreye mah- sustur. Bu devre ve bu donem, meseleleri çözme ve anlatma dönemidir. Meseleler sözle anlatılacak ve kabulde muhatap kat'iyyen zorlanmayacaktır. Ve yine bu dönem, başkalarının dalâlet ve sapıklığıyla ilgilenmeme, onları tahrik etmeme ve kendi hidayetini muhafaza ile ferdî hayatında dini tatbik etme dönemidir. Bu dönem ve devrelere ait hükümler ise, bütün zaman dilimlerine şamil değildir; tabiî bu mânâda şamil değildir. Yoksa bu hüküm artık hiçbir zaman tatbik edilmeyecek demek yanlış olur. İslâm'ın her devresinde böyle bir zaman parçası -realite olarak- yaşanmıştır ve günümüzde de yaşanmaktadır. Ancak aynı âyetin bütün zaman dilimlerini kuşatan bir hükmü daha vardır ki, bu hüküm her zaman ve zeminde geçerliliğini devam ettirecektir. O da İslâm diyarındaki azınlıklara ait hükümlerdir ki, hiç kimse İslâm dinine girme mevzuunda zorlanmayacaktır. Herkes kendi dinî inancında serbest olacaktır. Tarihe bir göz attığımızda açıkça görürüz ki, bizim aramızda daima Yahudi ve Hristiyanlar bulunmuştur. Batılıların bu mevzûdaki itiraflarına göre, Hristiyan ve Yahudiler kendi dev- letlerinde bile, bizim içimizde yaşadıkları kadar aziz yaşayama-mışlardır; Müslümanlar da onları teminat altına alıp korumuşlardır. Fakat hiçbir zaman onları İslâm dinine girmeye zorlama-mışlardır. Düne kadar bunların hususî mektepleri vardı ve kendilerine ait hususiyetlerin hepsini, dinî âyin ve yortularına varıncaya kadar muhafaza ediyorlardı. Bizim en muhteşem devirlerimizde dahi onların yaşadığı muhite girenler, kendilerini Avrupa'da zannederlerdi. Hürriyetleri bu kadar genişti. Sadece bizi iğfal etmelerine imkân ve fırsat verilmemiştir. Evet, gençlerimizi ve kadınlarımızı saptırmalarına göz yumulmamıştır. Bu da bizim kendi toplumumuzu korumamızın gereğidir. Bu kabil dinin caydırıcı bazı hükümleri, hiçbir zaman dinde zorlama değildir ve sayılmamalıdır da. Bu gibi hükümler, serbest iradesiyle dine girenlere aittir ki, onlar da zaten bu hükümleri kabul etmekle İslâm'a girmişlerdir. Meselâ, bir insan, İslâm dininden irtidat ederse ona mürted denir ve verilen süre içinde tevbe etmezse öldürülür. Bu tamamen daha önce yapılmış bir akde muhalefetin cezasıdır. Ve tamamen sistemin muhafazasıyla alâkalıdır. Devlet, belli bir sistemle idare edilir. Her ferdin hevesi esas alınacak olursa devlet idaresinden söz etmek mümkün olmaz. Onun içindir ki bütün Müslümanların hukukunu muhafaza bakımından, İslâm, mürtede hayat hakkı tanımamıştır. Ayrıca İslâm dinine giren insanlar bazı şeyleri yapmakla bazılarını da yapmamakla mükellef kılınırlar. Bunun da zorlama ile bir alâkası yoktur. Nasıl ki, namaza duran baliğ bir insan namaz içinde, sesli olarak gülecek olsa ceza olarak hem namazı hem de abdesti bozulur. Ve yine ihramlı bir insan, üzerindeki haşeratı Öldürse veya dikişli bir elbise giyse çeşitli cezalara çarptırılır. Halbuki aynı insan namazın dışında gülse veya ihramsız bir zamanda bunları işlese hiçbir cezası yoktur. Aynen bunun gibi, İslâm, dine girme mevzuunda kimseyi zorlamamakla birlikte, kendi iradesiyle dehalet edeni de başıboş bırakacak değildir. Elbette onun kendine göre emir ve nehiyleri olacak ve müntesiplerinden, bunlara uygun hareket etmelerini isteyecektir. Bu cümleden olarak, namazı, orucu, zekatı ve haccı emredecek; içki, kumar, zina ve hırsızlığı da yasaklayacaktır. Bu yasakları ihlal edenlere de suçlarının cinsine göre ceza verecektir ki, bütün bunların zorlama ve ikrahla hiçbir alâkası yoktur. Esasen biraz düşünüldüğünde, bu türlü caydırıcı tedbirlerin de, insanların yararına olduğu idrak edilecekti. Çünkü ferd ve cemiyet böyle müeyyidelerle, dünya ve ukbalarını korumuş olacaklardır. İşte bu mânâda dinde bir zorlama vardır. Bu da insanları zorla Cennet'e koymak istemekle aynı mânâda bir zorlamadır...
  18. 18. Mevzu İle Alakalı Ayetler a) İslâm'da öldürme "Allah'ın (cc) haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin. Kim zulmen öldürülürse onun velisi (olan mirasçısına yetki vermişizdir. (Öldürülenin hakkını arar. Ancak o da) öldürmede aşırı gitmesin, (katil yerine, katilin akrabasını veya katille beraber bir başkasını öldürmesin)..."(Isra, 17/33) (Diğer ayetler için bakınız. Âl-i İmran, 3/134; Nisa, 4/75, 83, 90, 91, 92, 93; Enfâl, 8/61; Tevbe, 9/6; Mümtehine, 60/8, 9.) b) Sulh "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa o gün sen de ona yanaş ve Allah'a (cc) dayan, çünkü O işitendir, bilendir." (Enfal, 8/ 161; Bakara. 2/224,228; Nisa, 4/35, 114) c) Din değiştirmeye zorlama yoktur. "De ki "Hak (bu Kur'ân) Rabb'inizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin. "..(Kehf, 18/29) "De ki "Bizim işlediğimiz suçtan siz sorulacak değilsiniz, biz de sizin işlediğinizden sorulacak değiliz." (Sebe, 34/25) d) İslâm baskıcı değildir "Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip, belli olmuştur. Kim tâğûtu (şeytan) inkâr edip, Allah'a (cc) inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah (cc) işitendir, bilendir" (Bakara, 2/256) "De ki "Ey insanlar, işte size Rabbinizden gerçek geldi. Artık yola gelen, kendisi için gelir; sapan da kendi zararına sapar. Ben sizin üzerinize vekil değilim"(Yunus, 10/108). "Benim yapabileceğim sadece Allah'dan (cc) (bana vah-yedilenleri) size duyurmak ve O'nun elçilik görevlerini yerine getirmektir. Artık kim Allah'a (cc) ve elçisine baş kaldırır-sa, ona içinde sürekli kalacakları Cehennem ateşi vardır." (Cin, 72/23). (Diğer âyetler için bakınız. Bakara, 2/139; Nisa, 4/80; Maide, 5/105; Yunus, 10/41, 99; Tevbe, 9/6; Hud, 11/121, 122; Nahl, 16/82, 125; Kehf, 18/ 29; Zümer, 39/41; Kâf 50/45; Gâşiye, 88/21, 22.) SAVAŞTA BİLE İŞKENCE YASAKTIR! Peygamber Efendimiz (sav) hadîs-i şeriflerinde: "El, ayak, burun, kulak keserek cezalandırmak yasaktır"[10] ve "Öldürmede bile insanların en iffetlisi, merhametlisi mü'minlerdir"[11] buyurmaktadır. Bu hadîsin açıklaması:
  19. 19. Burada "iffetli, merhametli" kelimesi en şefkatli, en merhametli ve yaratıkların organlarını kesmek ve bağlamak şeklin de onlara işkence etmekten en çok sakınan mânâlarına gelir. Çünkü Peygamberimiz (sav) "Şüphesiz Allah (cc) her şeyde iyi ve mükemmel olanı farz kılmıştır. O halde siz öldürdüğünüz zaman, öldürmeyi iyi (merhametlice) yapın. Bir hayvanı keseceğiniz zaman bıçağı iyice bileyin ve hayvanı dinlendirin "[12] buyurmaktadır. İslâm, bu gibi buyruklarla Müslümanların kalplerine merhameti ve şefkati yerleştirmiştir. Bu nedenle gerçek Müslümanlar bir şefkat ve merhamet örneği oldukları için savaşta düşmanı öldürürken dahi onun organlarını keserek ona işkence yapamazlar. Bu kesinlikle yasaktır.[13] SAVAŞTA KADINLARI ÖLDÜRMEK YASAKTIR Abdullah bin Ömer'den rivayet edildiğine göre: "Resûlul-lah'ın (sav) bulunduğu savaşlardan birinde bir kadın ölü bulundu; bunun üzerine Resulullah (sav) kadınlarla çocukların öldürülmesinin İslâm'da yasak olduğunu söyledi."[14] Yani savaşta, savaşmayan insanlarla savaşılmaz, silahsız insanlara dokunulmaz.[15] "Müşriklerin yaşlılarını öldürün, çocuklarını bırakın" hadîsinin tamamının dikkate alınması ile ortaya çıkan hüküm şöyledir: Harbe giren yaşlı müşrikleri öldürmek caizdir. Yani önemli olan kişinin savaşıyor olup olmamasıdır. Yoksa bu hadîsten yaşlıların öldürülebileceğini çıkarmak diğer hadîsleri ve tarihî vakaları inkâr etmek demektir. Şimdi;"Onlar onlardandır, öbürlerindendir" hadîsine gelelim. Bu hadîsin açıklaması şöyledir: Savaşta, gece baskını gibi müşriklerin kadın ve çocuklarını ayırdetmenin imkânsız olduğu hallerde çocuk ve kadınlar kazaen ölüyorsa bundan dolayı sorumluluk olmaz demektir. Yoksa mutlak mânâda kadın ve çocuklar savaşta öldürülmez.[16] Ateşte yakma meselesine gelince bu mutlak surette yasaktır. Bu konudaki tüm rivayetler, Emevilerin kendi şiddet uygulamalarına dayanak aramak için uydurulmuştur. Çünkü Peygamberimiz (sav) karıncaların yuvasının yakıldığını görünce bu davranışın yanlış olduğunu söylemiştir.[17] Yine Ebu Davud'da yera-lan şu hadîsine bakalım: "İki tane yavrusuyla birlikte bir kaya kuşu gördük ve yavrularını yakaladık. Bunun üzerine anne kuş gelip kanatlarını onların üzerine germeye başladı. O sırada Peygamberimiz (sav) geldi ve 'bunu yavrularıyla üzen kim? Onları kendisine geri verin' dedi. "[18] Yavru kuşlarına böyle merhamet gösteren, bir anne kuşun üzülmesine izin vermeyen bir rahmet Peygamberinin (sav) kadın ve çocukların öldürülmesine izin verdiğini söylemek apaçık bir iftiradır. Ayrıca kendisi ile savaşılan bir ülke halkının köle yapılması, mallarına el konulması gibi bir prensip İslâmî bir prensip değildir. Öyle olsaydı Mekke fethinde insanların affedilmesi, mal ve mülklerine dokunulmaması nasıl olabilirdi? Peygamberimiz (sav) Mekke fethinde Mekke halkına şöyle seslenmiştir: "Ey Kureyş topluluğu! Şimdi hakkınızda benim ne yapacağımı tahmin edersiniz?" diye sordu. Kureyş topluluğu "Sen kerem ve iyilik sahibisin. Bize hayır ve iyilik yapacağını umarız" dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (sav): "Benim halimle sizin haliniz, Yusuf'un kardeşlerine yaptığı gibidir. Hz. Yusuf (as) kendisine komplolar kuran kardeşlerine şöyle seslenmiştir: 'Bugün ve bundan sonra benim tarafımdan size başa kakma ve serzenişte
  20. 20. bulunma gibi herhangi bir eza ve cefa düşünmeyin' diyerek hepsini affetti. "[19] Peygamberimizin (sav) merhameti, bağışlayıcılığı önde tutması böyle gün gibi ortadayken, Turan Dursun'un Peygamberimizi (sav) lekelemek için uydurma rivayetlere takılmasını iyi niyetle izah etmek mümkün değil. KURAN, MÜSLÜMANLARIN AFFEDİCİ OLMALARINI EMREDER Bu konu ile alâkalı Kur'ân-ı Kerim'deki ayetlerde şöyle bu-yurulmaktadır: "Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah (cc) hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır, yumuşak davranandır." (Bakara, 2/263) "Onlar bollukta ve darlıkta sarfeder, öfkelerini yener-ler, insanların kusurlarını affederler. Allah (cc) iyilik yapanları sever. " (Al-i İmrân, 3/134) "Bir hayrı açıklar ya da gizli tutarsanız veya bir kötülüğü bağışlarsanız, şüphesiz Allah (cc) affedicidir, güç yetiricidir." (Nisa, 4/149) "Sen affı tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir." (Araf, 7/199) "Biz gökleri yeri ve ikisi arasındakileri hak ile yarattık. Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Onun için sen hoşgörülü ol, güzel davran." (Hicr. 15/85) "Onlar büyük günahlardan ve hayasızlıklardan kaçınırlar, kızdıklarında bile kusurları bağışlarlar." (Şûra, 42/37) "Bir fenalığın cezası aynı şekilde bir fenalıkladır. Kim de bağışlar ve barışçı davranırsa, onun mükâfatını Allah (cc) verir. O, zalimleri asla sevmez. "(Şûra, 42/40) "Kim sabredip bağışlarsa, bu da yapılmaya değer mühim işlerdendir." (Şûra, 42/43) "Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşmanlık edenler vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgörür ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah (cc) çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (Tegabûn, 64/40) MÜSLÜMANLAR BASKICI DEĞİLLERDİR Cenâb-ı Hak, mukaddes kitabındaki ayetlerinde şöyle buyurmaktadır. "Rabbinin yoluna hikmetle, güzel Öğütle çağır, onlarla en güzel şekilde tartış. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir." (Nahl, 16/125) "Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın." (Yunus, 10/99) "Sen öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verensin. Onların üzerinde bir diktatör değilsin." (Gaşiye, 88/21-22) "Onların dediklerini biz daha iyi biliriz. Sen onların üzerine bir zorlayıcı değilsin, söz verdiğim günden korkanlara Kur'ân'la öğüt ver."[Kat 50/45) "De ki: "Bizim ve sizin Rabbiniz olan Allah (cc) hakkında bize karşı delil mi gösteriyorsunuz? Bizim
  21. 21. yaptıklarımız kendimize, sizin yaptıklarınız da kendinize aittir. Biz O'na karşı samimiyiz. " (Bakara. 2/139) "Dinde zorlama yoktur! Artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır. Putları inkar edip Allah'a (cc) inanan kimse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah (cc) işitendir, bilendir. " (Bakara, 2/256) "Peygambere (sau) itaat eden, Allah'a (cc) itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse bilsin ki, Biz seni onlara bekçi göndermedik. " (Nisa, 4/80) "Ey inananlar! Siz kendinize bakın: Doğru yolda iseniz sapıtan kimse size zarar veremez..." (Maide, 5/105) "Bu sadece bir öğüttür, dinleyen Rabbine giden yolu tutar." (İnsan, 76/29) "Sen onların üzerinde bir zorba değilsin, söz verdiğim günden korkanlara Kur'ân'la öğüt ver."(Kaf, 50/45) "Onlar, boş söz ettikleri vakit ondan yüz çevirirler. 'Bizim işlediğimiz bize, sizin işlediğiniz sizedir. Size selam olsun, cahillerle ilgilenmeyiz'derler." (Kasas, 28/55) "De ki: O (Kur'ân) Rabbinizden gelen bir haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin." (Kehf, 18/29) "Seni yalanlarlarsa, Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız sizedir; siz benim yaptığımdan sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptığınızdan sorumlu değilim de." (Yunus, 10/41) "inanmayanlara; durumunuzun gerektirdiğini yapın! Doğrusu biz de yapıyoruz, bekleyin, biz de bekliyoruz de." (Hud, 11/121-122) "Puta tapanlardan biri sana sığınırsa, onu güvene al; ta ki Allah'ın (cc) sözünü dinlesin. Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Çünkü onlar bilgisiz bir topluluktur." (Tev- be, 9/6) "De ki: Ey insanlar! Rabbinizden size gerçek gelmiştir. Doğru yola giren ancak kendisi için girmiş ve sapıtan da kendi zararına sapıtmıştır. Ben sizin bekçiniz değilim." (Yunus, 10/108) "Doğrusu Biz, insanlar için Kitab'ı gerçekle sana indirdik; kim doğru yolda ise bu kendi lehinedir-, sapıtan da kendi aleyhine sapıtmış olur. Sen onlara vekil değilsin." (Zumer, 39/41) "Eğer yüz çevirirlerse, sana düşenin sadece açıkça tebliğ olduğunu bil." (Nahl, 16/82) "De ki: İşlediğimiz suçlardan siz sorumlu olmazsınız, sizin yaptıklarınızdan da biz sorumlu olmayız."(Sebe, 34/25) "Benim yapabileceğim sadece Allah'ı (cc)size duyurmak ve O'nun elçilik görevlerini yerine getirmektir.
  22. 22. Artık kim Allah'a (cc) ve elçisine baş kaldırırsa, ona içinde sürekli kalacakları Cehennem ateşi vardır."(Cin, 72/23) "Eğer ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz. Peygambere (sav) düşen sadece apaçık tebliğdir. "(Nur, 24/82) Peygamber Efendimiz (sav) daha Medine'ye gelir gelmez yerli ahali ve Yahudilerle imzaladığı vesikayla karşılıklı hak ve yükümlülükleri açıkça tarif etti. Ve ortak bir anlaşma sağlamayı başardı. Buna göre Müslüman olmayanlar kendi din ve düşüncelerinde yaşama biçimleri ve ibadetlerinde özgür olacak, kimse onlara müdahale etmeyecek ve İslâm devletine verdikleri vergi karşılığında yabancı saldırılara karşı korunacaklardı. Hz. Ali (ra), Mısır Valisi Malik bin Eşter'e gönderdiği mektubunda bunu sistemli bir hukukî ifadeye döktü. Hz. Ali'ye göre Müslümanların yönetiminde yaşayan insanlar iki ayn gruba ayrılıyordu. Biri "dinde kardeşimiz olan Müslümanlar" diğeri de "yaratılışta eşlerimiz olan gayri müslimler". Her ikisinin de korunmuş hakları vardı. Tarihte hiçbir kültür kendinden başkasını böylesine ontolojik ve insanî bir temele oturtup yüceltebilmiş değildi. Nitekim Hz. Ali'nin bu çarpıcı tarifi Kur'ân'in bütün insanları tek bir nefisten yarattığına ilişkin bir âyetine ve Peygamberimizin (sav) "Bütün insanlar Âdem'in çocuklarıdır, Adem de topraktandır" hadîsine bir vurguydu. Müslüman olmayan cemaat ve halkların kendi din ve hukukî inanışlarını sürdürme haklarını teminat altına alan bu geniş ve özgürlükçü perspektif, İslâm toplumunda sosyo kültürel temele dayalı bir çoğulculuğun gelişmesine yardım etti ve Hristİyan, Yahudi, Mecusî (ateşe tapar), Hindu, Budist vb. din ve inanışlara bağlı kültür ve cemaatlerin günümüze kadar din ve kültürel varlıklarını koruyup sürdürmelerini sağladı. Şu bir gerçektir ki, eğer Müslümanlar, batılılar gibi diğer kültürler, dinler ve halklar karşısında baskı ve asimilasyon politikası uygulasalardı, İslâm'ın devlet olduğu ülkelerde ne Hristiyan ne Musevi ne de Budist vb. kalırdı. Örneğin; İslâm, İspanya'da yüzyıllarca devlet olmasına rağmen Hristiyanları inançlarında zorlamamış, onları asimile etmemiştir. Buna karşın Hristiyanların hakimiyetindeki İspanya'da tek bir Müslüman kalmamıştır. MARKSİST, YAHUDİ VE HRİSTİYAN YAZARLARIN İSLÂM HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ Genellikle batı, İslâm'ın âlemşümul hoşgörü ve adaletini görmemezlikten gelip tam aksine onu fanatik ve kan dökücü göstermeyi kendi saldırgan ve sömürgeci yayılmacılığının gerekçesi için kaçınılmaz görmüştür. Ancak nadiren de olsa bazı Batılı yazarlar gerçeği itiraf etme gereğini duyuyorlar. "Hz. Muhammed (sav) ve İslâm Küîtürü"nü tamamen materyalist bir açıdan ele almaya çalışan Auguste Bebel, dinler hakkında genelde olumsuz düşüncelere sahip olmakla birlikte İslâm'ın gelişme tarihini anlatırken şu gerçekçi satırları eklemeyi de ihmal etmiyor: ".... başka dinden kimselere doğuda o zamana kadar eşi örneği görülmemiş bir yumuşaklık ve hoşgörüyle davranılması ve bu kimselerin nisbeten kolay yollardan özgürlük ve bağım- sızlıklarını elde edebilme imkânı bulmaları, İslâmiyet'in hızla yayılmasının başlıca nedenleridir. Bugün Avrupa'da hâlâ yaygın olan ve İslâmiyet'in, inanmayanlara (başka dinden olanlara) karşı -fanatik bir tahammülsüzlükle yaklaştığı sanısına karşı- bunu tam tersinin doğru olduğunu göstermek gerekmektedir. Hristiyanlar, Museviler ve öteki dinlerden olanlar, Müslüman dinin doğduğu ilk günden itibaren aynı dönemdeki Hristiyan Avrupa'da akılların ucundan bile geçmeyecek bir rahatlık ve güven içinde yaşamışlardır. Neden sonra 11. ve 13. yy'lar arasında Hristiyan Avrupa "Haçlı Seferleri' adı altında haydutluğa soyunmuş, talancı ve istilacı ordularını doğuya gönderip burada barbarlık ve zulümleriyle İslâm fanatiklerini ve fanatikliğini de çığırından çıkarınca, başka dinden olanlara gösterilen hoşgörünün yerini katı bir düşmanlık almıştır. Yine de, bu dönemlerde bile İslâm savaş önderleri, Haçlı ordularının Hristiyan prenslerine ve soylularına gösterdikleri mertlik ve saygıyla onları sık sık utandırmaktan geri kalmamışlardır."
  23. 23. "Museviler ve Hristiyanlar, gerek İslâmiyet'in en parlak gerekse daha sonraki dönemlerindeki, hatta günümüze kadar uzanagelen örneklerden görebileceğimiz gibi, İslâm devlet örgütü içinde en yüksek mevkilere kadar gelebilmişlerdir. Yahudiler, bugün bile Hristiyan Avrupa'da hâlâ kendilerine yasaklanmış onurlu mevkilere ve haklara, İslâm devlet bünyesi içinde her zaman sahip olabilmişlerdir. Hristiyanlar ve Yahudiler sarayda en yüksek düzeydeki görevden sorumluluklar yüklenmişler, çoğu kez Halifelerin da- nışmanlığını yapmışlar, özellikle doğuda çok saygın bir yeri olan doktorluk mesleğinde sivrildikleri gibi, sık sık halifelerin başhekimliğine getirilmişlerdir. Bütün bunlardan başka, Hristiyan kilise ve manastırlarının yanısıra Yahudi sinagoglarının, Hz. Muhammed (sav) döneminden önce ve sonra İslâm Devleti'nin topraklarında çok yaygın olmalarına karşılık, sözkonusu dinlerin mensupları, kiliselerinin içinde tam bir din özgürlüğüne sahip oldukları gibi, gerek çok büyük varlık ve mülklerinin denetim ve yönetiminde gerekse din işlerinde kusursuz bir Özerkliğe sahip olmuşlardır." "Ayrıca Hristiyan ve Yahudi bilim adamları islâm ilim adamlarıyla dostâne ilişkiler kurmuşlardır; gerek dinî, gerekse hukukî, tıbbî ve ilmî konular, büyük bir özgürlük içinde ve samimiyetle, her türlü resmiyetten uzak bir açıklıkla tartışılabilmiştir; böyle bir ilişki, birçok Hristiyan devletlerinde hâlâ imkânsızdır." "İşte bütün bunların sonucunda, çok erken dönemlerden başlayarak Hristiyan Avrupa'nın, derin ve karanlık bir barbarlığın çukurunda debelendiği ve kilise dogmalarına kuşkuyla bakmaya cesaret edebilen ve bu kuşku sonucunda dogmalarını sarsabilecek incelemeler yapmaya kalkışanların amansızca izlendiği dönemlerde, İslâm Devleti, düşünce özgürlüğünün ve kültürün en üst düzeylerine ulaşabilmiş olmanın mutluluğunu yaşamış; İslâm, koyu ve tutucu bir inanç karanlığına gömülmüş Avrupa'ya bilginin ışığını taşımıştır." "Yukarıda anlattığımız ve kimilerine inanılmaz gelen bu hoşgörü aslında çok tabii idi. Belirttiğimiz gibi, Hristi-yanlar, Yahudiler ve öteki dinlere bağlı insanlar, İslâmiyet'in öncelikle yayıldığı ülkelerde yüzyıllar boyunca barışçı bir ilişki içinde yaşamışlardı." [20] Marksist düşüncenin önemli isimlerinden olan Alman yazar Bebel'in bu hakperest sözleri, İslâm'ın geçmişte kan, ölüm, fanatizm, şiddet ve baskıdan başka hiçbir şey getirmediğini, bugünden beter bir şiddet ve baskı rejimine yöneldiğini söyleyip Batının ürettiği efsanevî İslâm imajını papağan gibi tekrarla- yanlara bir şeyler vermelidir. Benzer bir değerlendirmeyi şimdi de Yahudi yazar Max Dumant'tan dinleyelim. Yazar, "Museviler, Tanrı ve Tarih" adlı kitabında şöyle demektedir: "İS. 800'den 1300'e kadar Museviler, Bağdat halifesinin yönetiminde altın çağlarını yaşadılar. Bu, Moğollar'ın Bağdat'a girip her yeri tahrip edişleriyle son buldu. İspanya'da 500 yıl Müslümanların yönetiminde huzur ve güven içinde yaşadılar. Bu da Hristiyanların Müslümanlar üzerinde İspanya'da katliam yapmaları ve onları oradan sürmelerine kadar devam etti." Bunlar tarihî bir gerçeği itiraf eden Müslüman olmayan yazarların sözleri veya İslâm'ın özgürlükçü, barışçı ve adil içtimaî modeline ilişkin şahitlikleridir. Ancak W. Montgomary Watt'ın da işaret ettiği gibi Avrupa, hiçbir zaman Müslümanların tarihî bir realite olan barışsever, hoşgörülü ve adil yönetimlerini ve bu yönetimler altında Hristiyan dünyanın yüzyıllar boyu huzur ve mutluluk içinde yaşadığı gerçeğini teslim etmez. Tam aksine 11. yüzyıldan itibaren Müslümanların, barbar, kan dökücü, kelle avcısı, vahşi, putperest kafirler ve şehvet düşkünü güruhlar olduğunu her fırsatta anlatıp durmuştur. İslâm'ın böyle gerek İspanya'nın Müslümanlardan kurtarılması, gerekse İslâm dünyasının Haçlı orduları tarafından istila
  24. 24. edilmesinin meşrulaştırıl-ması gibi siyasî ve tarihî gayeleri var. Bunun yanında Batının ve Hristiyanlığın başka kültür, din ve topluluklara olan tahammülsüzlüğünü de eklemek lazım. Watt, bütün bunlara rağmen İslâm'ın Avrupa'ya kazandırdıklarını, kendi yönetimindeki Yahudi ve Hristiyanlara nasıl adil davrandığını örneklerle anlatıyor. Ardından, Bebel gibi artık bu gerçeği Avrupa'nın kabul etmesi gerektiğini, altını çizerek belirtiyor. Watt'ın değerlendirmeleri önemlidir, çünkü kendisi sıradan bir Avrupalı Hristiyan değil, aynı zamanda İslâm konusunda çalışmalarıyla dünya ölçüsünde ün yapmış önemli bir oryantalisttir. Watt, bunları söylese de söylemese de bizim için büyük bir anlam ifade etmez. Ancak bir Hristiyan şahid olarak Avrupa'nın hâlâ süren bağnazlığını ve haktanımaz tutumunu sırf bu konuda bir kitap yazacak kadar önemsemesi manâlıdır. Şimdi kendisi bir Hristiyan olan doğu bilimci (oryantalist) Watt ile Yahudi Dumant ve marksist Bebel'in sözlerini bir araya getirirsek iki din arasındaki fark kendiliğinden ortaya çıkmış olur. îslâm, sosyo-kültürel çoğulculuğa dayalı bir toplum modeli geliştirerek Hristiyan, Yahudi, Budist, Brahmanist, Mecusî, Zerdüşt, Sâbiî, Süryani, Keldani ve hatta Yezîdî (şeytana tapan) vb. her dine ve inanış biçimine özgür bir ortamda yaşama hakkı tanıdı, onları korudu. Yezîdîler (şeytana tapan) Mardin'de bugüne kadar hâlâ varlıklarını korumaktadırlar. Müslüman yönetimler "zımmi" adı verdikleri gayrı müslim halklardan onların güvenliklerini, mal, can, namus ve varlıklarını zimmetlerine, korumaları altına geçirmeleri karşılığında sadece "cizye" adı verilen bir vergi almakla yetindiler ve çoğunlukla bu vergiyi ödeme güçlerine göre düzenlediler. Ki dünyada kendi yurttaşından vergi almayan hiçbir devlet gösterilemez. Ve Müslümanlar onların güvenliklerini koruyamadığı zamanlarda ise bu vergiyi onlara iade ettiler ve bu tarihte sık sık tekrarlandı. Hatta bugün akıllara durgunluk veren çarpıcı örnekler yaşandı. Sözgelimi 13. yüzyılda Moğollarla çetin bir savaş sü- rerken, Müslümanlarla barış anlaşması imzalamak isteyen Moğollar, Hristiyan halkı anlaşma dışı tutmak isteyince Müslümanlar "biz onların güvenliklerini üstlendik" diye anlaşma şartlarını reddettiler. Acaba tarihte buna benzer kaç örnek gösterilebilir? Batı, bu yüzyılın ikinci yarısından sonra iki kutuplu kurulan bir dünyanın Soğuk Savaş stratejisine uygun doğu bloğunu ve Sovyet komünizmini en büyük tehdit olarak propaganda malzemesi yapıp bundan siyasî, ekonomik ve askerî çıkarlar sağlarken, sistem içinde bir alternatif olan komünizmin ve doğu bloğunun çökmesinden sonra, aynı politikayı sürdürmek üzere şimdi de İslâm'ın bir barbarlık ve vahşet dini olduğunu propaganda edip duruyor.[21] İSLÂM'DA HOŞGÖRÜ VE FİKİR ÖZGÜRLÜĞÜ İslâm'da temel prensip, mesajın entellektüel, ruhî ve sosyal bütün boyutlarda açıkça iletilmesinin ardından kişinin bunu kendi hür iradesini kullanarak seçmesi veya reddetmesidir. İslâm, imanı yüce bir değer kabul ettiği gibi, insanın gerçeği reddediş hakkını da kabul etmiştir. Hak olsun batıl olsun, bir me- sajın haklılığı diğer bütün ve alternatif mesajların ortaya konulup savunulduğu özgür bir zeminde açıkça ortaya çıkar, anlaşılır. Kur'an-ı Kerîm, âlemşümul bir prensip olarak "Dinde zorlama yoktur" (Bakara, 2/256) derken, hemen ardından hak ve batılın açıkça ortaya çıktığını ve meselenin serbest bir seçim ve tercih meselesi olduğunu ekliyor. Nitekim Hakk'ın temsil edildiği "en güzel söz "ün seçilebilmesi için diğer bütün sözlerin kendilerini ifade edebilecekleri hür bir zemine atıf yapar: "Onlar sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar." (Zümer, 39/18) Ayet açıkça gösteriyor ki, eğer son İlâhî tebliğ olan İslâm, haklı me- sajının kitlelerin şuurunda kök salmasını istiyorsa, diğer İslâm dışı bütün öğreti ve görüşlerin kendilerini hür olarak savunabilecekleri ve arada sağlıklı bir mukayesenin yapılabileceği bir zeminin oluşmasını kendi faydası adına temel bir prensip kabul eder. Bağnazlık, fanatizm, şiddet ve baskı yöntemlerinin geçerli olduğu yerlerde, insanlar, İslâmiyet'i seçmişlerse bile, bu seçim şuurdan ve hür tercihten yoksun bir seçim olduğundan nihaî anlamda sağlıklı
  25. 25. değildir. Öyleyse en çok İslâmiyet hür tartışma zeminini ve hür tercihi savunan hoşgörülü, tahammülkâr ve saydam bir din olmak durumundadır. İslâm tarihi bunun örnekleriyle doludur. İSLAM TARİHİNDEKİ SAPMALAR VE HUKUK İHLALLERİ Hatırlamamız gereken önemli bir gerçek de şudur: Bütün bu anlattıklarımıza rağmen İslâm tarihinde her şey güllük gülistanlık olmadı. Aksini iddia etmeye kalkışmak büyük bir yanılgı olur. Bilindiği gibi Hz. Muaviye'nin bilinen yöntemlerle iktidara gelmesiyle "seçim, biat ve şura" ya dayalı meşru Hilafet yönetimi, bir aile veya hanedanın elinde babadan oğula devredilen bir mülke yani Saltanata dönüştü. Saltanat yönetimleri, siyasî iktidarlarını tehdit eden her hareket ve teşebbüse acımasızca karşı koydular, insanları katletmekten çekinmediler. Bu arada sayıları çok kabarık olmasa da, belli bir sayıda alim, düşünür, şair hayatını kaybetti. Ancak bütün bunlar "Siyaseten kati" dediğimiz vakalardır ki, temel özellikleri: a) Dinî değil, siyasî gayeli oluşları b) Doğrudan hukuk ihlali oluşlarıdır. Burada ne teorik ne pratik düzeyden din ile siyaset arasında bir ayırım yapmıyoruz. Ama Hristiyan tarihinde görülen te-olojik tartışma ve görüşlerin baskı altına alınıp bağlılarının hiç bir zorlamaya tâbi tutulmadığına, İslâm tarihinde sözde "dinî" nedenlerle öldürülenlerin aslında varlıkları siyasî bir tehdit oluşturduğu için bu yola başvurulduğuna işaret etmek istiyoruz. Mesela İşraki okulun parlak isimlerinden Suhreverdi'nin Selahaddin Eyyubi tarafından idama mahkûm edilmesi, Hallac-ı Mansur, Nesimi, Pir Sultan Abdal, Simavna Kadısı Şeyh Bedrettin, Molla Lütfü ve benzerlerinin akibeti bu kategoride ele alınabilir. Ahmed İbn Hanbel, Kur'ân'ın mahluk olmadığını iddia ederken, Abbasiler'in siyasî iktidarını kelam diliyle şiddetli bir eleştiriye tabi tutuyordu. Siyaseten kati, bize kötü bir miras bıraktı. Çünkü siyaset ile öldürme veya siyasetin ölümü göze alma ile aynı anlama gelmesi bu saltanat rejimlerinin mirasıdır. Yine de bu zatların öldürülmesi İslâm hukukunun değil, siyasî rejimlerin bir işiydi. Çünkü hiç kimsenin dinî inanç ve düşüncelerinden dolayı öldürüleceği yolunda ne Kur'ân'da ne de Sünnette en ufak bir telmih (işaret) yok. Tam aksine Kur'ân serbest düşünceye ve hür tercihe değer verir ve hatta dünya hukuk tarihinde görülmeyen bir prensibi vazederek, meşru bir yönetime karşı silahlı ayaklanmaya kalkışanların, çatışmanın bir safhasında bu hareketlerinden vazgeçmeleri (Tevbe) halinde yargılanmayıp kendi hallerine bırakılacağı hükmünü getirir (Mai-de, 5/33-34). Kur'ânî tarife göre hoşgörülmeyecek ve "Katiden beter olan fitne" (Bakara, 2/191), herhangi bir düşünce veya siyasî görüşü şiddete başvurarak kabul ettirmeye kalkışmak, insanların ve toplumun hür tercih ve serbest iradesine karşı çıkıp siyasî katılım kanallarını tıkamaktır. Bunlar tarihteki yönetimlerin unuttuğu veya gözardı ettiği âlemşümul gerçeklerse bile Kur'ân'daki yerlerini hâlâ koruyorlar ve bize hür bir toplumun kurulması yolunda ışık tutmaya devam ediyorlar. Peki, böylesine özgürlükçü, çoğulcu ve hoşgörülü bir din, nasıl oluyor da insanları kesmeye, kan akıtmaya teşvik eden fanatik bağnaz bir kimliğe indirgeniyor, "Müslümanlar insiyatif sahibi olurlarsa hepimizi kesecekler" diye histerik hezeyanların muhatabı olabiliyor? Bu, eğer tarihî ve dinlerin ayırıcı özelliklerini bilmemekten doğan bir bilgisizlik değilse, âlemşümul ölçekte mesaj iletmeye aday İslâmiyet'i sabote etmeye dönük bir komplodur.(*)
  26. 26. * Ali Bulaç, Kitap Dergisi, s.37, Mart 1990, sh.20 (İslam ve Fanatizm, s. 37-39) Bazen kimi Müslüman çevreler bu gerçeklerin yeterince farkında olmadıklarından, kendilerini sistemli bir şekilde katılaştırmak ve provake etmek isteyenlerin tuzağına kolayca düşebiliyorlar. Bunda yakın tarihimizde yaşanan acı hâdiseler de rol oynadı. Yazık ki Soğuk Savaş döneminin şartlarında Amerika'nın tuzağına düşen kimi sağcı, milliyetçi ve muhafazakâr çevreler İslâmî değerleri alabildiğine kullanarak kesme naraları attılar, Müslümanları "mevhum" bir komünizm tehlikesine karşı sokaklara dökmek istediler. Öyle ki, komünistlerin ayaklanacakları tarihler, gün ve saat hesabı verildi, Müslümanların evle- rinde su, erzak, silah stok etmeleri söylendi. Bütün bunlar ABD'nin bölgede ve Türkiye'deki varlığına sözde inandırıcı gerekçeler bulmak içindi. Komünizm tehlikesi mevhum bir tehlike idi, çünkü bir NATO ülkesi olan Türkiye'de Sovyet Rusya'nın bir ihtilale kalkışması demek Üçüncü Dünya Savaşı'nın çıkmasını göze alması demekti ki, sonraları komünizm ve anti-komünizm akımlarının çoğunda ABD istihbaratının büyük rol oynadığı ortaya çıktı. Ancak bütün bu ajitasyonlar, Müslümanların ülkede ikinci bir Endonezya senaryosu düşündükleri, eli kanlı, bıçaklı, her önlerine geleni kesmekten çekinmeyecekleri yolunda yanlış, ürkütücü bir imajın gelişmesine yol açtı ve maalesef bunun tesirleri bugüne kadar sürdü. Bu yanlış ve İslâm'ın asla haketmediği görüntünün pekişmesine bir faktör daha eklendi. O da, bilhassa 1970'lerden sonra Mısır, Hindistan ve Pakistan şartlarında yazılan kitapların etkisinde kalan kimi Müslüman aydın ve yazarların, açık siyasî katılım, çoğulculuğa ve doğrudan demokrasiye karşı çıkarken, İslâm'ın sanki totaliter, baskıcı ve monist bir siyasî modeli öngördüğünü sanıp etrafa böyle bir görüntü vermeleri faktörüdür. Buna 1980'lerden sonra Batı'nın tanımı olan "radikallik" de eklenince kavramsal düzeyde büsbütün bir kargaşa yaşanmaya başlandı. Müslümanlar, temel felsefî varsayımla demokrasi adına yapıldığı iddialanna atıflar yapıp açıklayıcı, ufuk açıcı eleştiriler yapacaklan yerde, halkın siyasî katılımına, çoğunluğa (ontolojik ve kurumsal anlamda olmayan siyasî çoğunluk), sivilleşmeye, seçim sistemine karşı çıktılar ve neredeyse üstüne bindikleri dalı kesmeye kalkıştılar. Mutlak bir idarî mekanizma olarak seçim sistemine yönelen eleştirel, patolojik devrimci ve radikal ifadelerle biraraya geldiğinde, baskıcı, tekçi, hoşgörüsüz, eleştiriye kapalı ve fakat İslâm'ın ruhuna aykın bir görüntü ortaya çıkmış oldu. Bizce bu, bunca acı tarihî deneyden sonra zihnî düzeyde "Seçim, Biat (hukukun üstünlüğü) ve Şura'yı ortadan kaldıran, halkın siyasî katılım, içtihad ve muhalefet kanallarını tıkayan saltanat rejimlerinin geri gelmesi" demekti. İSLÂM ÖLDÜRMEYE DEĞİL DİRİLMEYE ÇAĞIRIYOR Kan dökücü ve kesmeye azmetmiş bir İslâm fobisini besleyen başka faktörler de var. İslâm kuru kuruya, ilericilik-gerici-lik, din-bilim karşıtlığı, çağdaşlık-çağdışılık kavramlarıyla tartışıldı. Bu tartışmalara katılanlar ne İslâm'ı ve batıyı ne de dini ve bilimi bu tartışmaları yapabilecek yeterlilikte tanıyorlardı. Bu zihniyetteki basının da 70 yıldır her Allah'ın (cc) günü üfürükçü, muskacı, üçkağıtçı hacı, sarkık dişli, şalvarlı, sarıklı, yeşil cübbeli, elinde satır insan doğrayacak mürteci ve "ticani" tipler üretip durmasının, siyasî ve ekonomik çıkarlar uğruna irtica kampanyaları yürütmesinin İslâm'a ilişkin zihinlerde yaptığı yıkımların boyutunu kimse tam olarak tahmin edemez. Bu çerçevede İslâm, kitleler üzerinde bir baskı ve korkutma aracı olarak kullanılmış, özgürlük, sivilleşme,

×